ana yüreği boxer'a karşı!

bak anlatıyorum dinle...

teee yıllar evvel yine, annemin peşinden ulus pazarı, peşisıra akmerkez, yaz hazırlığı t-shirt ilen mayo şort alma hevesindeyim, "akmerkezin üst katında bi tükkan var, pek hoş çok hoş, bi yol git gör" dedi birileri, soluğu orda aldık... kasiyer kız var, ben varım, annem var (ekip bu)... ben raflara askılara daldım bakınıyorum, annem direk kasanın önündeki boxer'lara kitlendi ve şov başlıyor

- oğlum bak bunlar var, güzel bunlar
- anne, olmaz onlar

(kasiyer kız bi kızar bozar, ben kızla göz göze gel, "anne işte bilemedi ehe" bakışı at, önüne dön, ama anne hızını alama)

- yahu niye olmaz, ne güzel işte resimli mesimli
- annecim olmaz işte onlar

(kız gülüyo canlar, kıs kıs gülüyo, ama ana yüreği son sürat)

- of oğlum yoruldum zaten, hadi alalım da gidelim, bak mickey mouse falan var ne güzel
- annecim nolur ya, olmaz diyosam olmaz işte

(kız patlamamak için titriyo, ben sinirlenmemek için titriyorum lakin anam canım anam durmuyor, beni boxer ilen denize sokmaya ahdetmişcesine bastırıyor)

- off nesini beğenmedin anlamadım ki
- anne! onlar boxer!

(sessizlik, kısa bir sessizlik, ah o fırtına öncesi sessizlik)

- markası önemli mi yani?
- ...................?

(kasiyer kızın kahkahadan yırtılan ağzını diktirdik a dostlar, o ağzı diktirdik biz.......... diktirdik)
 

11

ikircik aslan parçası...

leonardo dicaprio'yu niye sevmiyoruz

önyargı denen şey, huzursuz edici, rahatsızlık verici ve yok yere suçluluk duygusu zerk eden manasız bir kavramdır... yansın lan böyle kavram... yani belki de tam sana göre olan bir şeye sırt çevirmene ve hatta belki de ondan haberdar bile olmamana sebep olacak güçte bir şeyden bahsediyoruz... bazen hepimiz önyargılarımızla bir şeyleri kurban ediyor ve bazen de hepimiz önyargıların kurbanı oluyoruz...

benim aklıma ne zaman bu kelime düşse, gözümün önüne Leonardo DiCaprio gelir... milyonlarca sinemasever gibi, ben de bi türlü ısınamadım arkadaş... olmuyor olamıyor... ağız dolusu "leonardo süper lan" diyemiyorum... diyemiyoruz... öyle ki bu adamdan tiskinen, baya bildiğin midesi kalkan insanlar tanıyorum ben...

peki madem, şöyle bir düşünelim... ve soru cevap ilerleyelim

1 - Leo kötü bir aktör mü?
Haşa! leo iyi bir aktör... scorsese bunamadı elbet... çalıştığı sevdiğimiz saydığımız büyük oyuncular da onun muazzam oyunculuk kabiliyetini yere göğe sığdıramazlar...

2 - Leo kötü filmlerde mi oynadı?
Kat'a! leo iyi filmlerde oynadı... beach, this boy’s life, the basketball diaries, romeo & juliet, titanic, catch me if you can, the aviator, the departed, body of lies...

3 – Leo özel hayatı ve magazinel yönü ile bizi rahatsız mı ediyor?
Ne münasebet! mülayim, sessiz... zaten türlü hastalıkar yaşamış... evinde barkında, işinde gücünde bir oyuncu... kavgasını, gürültüsünü, çapkınlığını, sarhoşluğunu bilmeyiz görmeyiz...

4 – Leo çirkin bir insan evladı mı?
Ayıp! Allah çarpar! Eli yüzü düzgün, güleryüzlü bir kardeşimiz...

5 – Leo’ya çoluk çocuk muamelesi yapıp ciddiye mi almıyoruz?
İnsaf! Adam 36 yaşına geldi be!

6 – Leo anamıza bacımıza mı sövdü?

Tövbe! Yok öyle bir şey.

E öyle değil böyle değil. Ama bakıyorsun Leo’yu gören kaçıyor. Filmlerini izlemiyoruz, izlesek de söylemiyoruz. Leo antipatisinden ekmek yediğimiz, prim yaptığımız önyargılar evreninde, bu huyumuzun altında yatan sebebi dahi bilmiyoruz.

İlginç değil mi?

2010 yazında adamın bir filmi geliyor... inception...
yönetmen christopher nolan...
kadro desen hey maşaalah!
(Marion Cotillard, Ken Watanabe, Michael Caine, Ellen Page, Tom Hardy, Cillian Murphy, Tom Berenger, Joseph Gordon-Levitt...)

ben şahsen merak ediyor, izlemek istiyorum... ama napıcaz? nasıl olacak?
hadi sinemaya desem, “ya üff leyonardodikaprio sevmiyorum ben!”
o da sana bayılmıyo eşşek herif!

eşekoğlueşek herif!




itself

henüz çeşit/tasarım zenginliği açısından tatmin etmese de,
potansiyel vadeden ürünleriyle, dikkat etmek gereken bir marka itself!

http://www.hereitself.com/

dizi-mania ve hala lost izlememiş olanlar

Ekran karşısında neyi, ne miktarda ve nasıl bir ruh haliyle tükettiğimiz bireysel zevklerimizin dışında farklı unsurlara da bağlanabilir. Japon korku sinemasından tiksinip, Hitchcock geriliminden keyif alabilir, 2000’li yılların romantik komedilerini saçma bulup, 60’ların Rock Hudson’lı, Marilyn Monroe’lu romantiklerine vurulabilir ve hatta “şiddetten kaçınıyorum, Tarantino sevmiyorum” deyip televizyonda oynayan “Çılgın Yumruk, Ölümcül Dövüş, Deli Tekme” makamındaki filmlerde kumandayı kimseye kaptırmayabilirsiniz. İşte bu tercihlere kişisel zevk diyoruz. Peki ya aylar yıllar boyu bizi koltuğa çivileyip esir eden onca dizi film? Charles İş Başında, Alf, Cosby Ailesi, Muhteşem İkili, Kara Şimşek, A Takımı ve daha niceleri ömrümüzden derin ve serin duygular bırakarak geçmedi mi? Onları izlerken, komedi mi, drama mı, aksiyon mu diye düşünmez, göz kırpmadan izlerdik. Yalan mı?



Eskiden Çarşamba günleri altın günü, Cuma günleri tiyatro günü, Pazar günleri halı saha günüyken, şimdilerde Kurtlar Vadisi günü, CSI günü, Desperate Housewifes günü, Aşk-ı Memnu günü olarak şekilleniyor haftalık programımız. Dizi izlemeyi her şeylerden çok seviyoruz artık. Belki de gerçek anlamıyla Bizimkiler dizisiyle başlayan “hiçbir bölümü kaçırmayayım” hissiyatı, dizinin ilk bölümünün 1989 yılında yayınlandığı düşünülürse, haliyle yerini yeni arayışlara bıraktı. Yabancı dizilerin ve kaliteli sezonların yayına girmesiyle keyfini ikiye katlayan dizi izleyicisi ise kaşla göz arasında dev gibi bir sektör yarattı. Bu sektörün temelinde de genç kuşak yer aldı.


Dizi film izleyen, bunu neredeyse sinema sanatından ayrı bir yere koyup, her karakterin tahlili ve alt metniyle kafayı sıyıran genç kuşağa daha komik, daha korkunç, daha heyecanlı yapımlar sunmak adına kolları sıvayan bir kadro ve yine bu kadro dahilinde isimleri (markaları) efsaneleşen yazar ve yönetmenler var elbet. David Crane ve Marta Kauffman ikilisi, 1994 itibariyle kariyerlerinde muazzam başarılar tadamamış 6 adet oyuncuyu alıp, Friends adında bir dizi kurguladıklarında, bu dizinin bir televizyonculuk mucizesine ve eşine rastlanmamış bir fenomene dönüşeceğini tahmin etmemişlerdi muhtemelen. Ya da Ron Leavitt ve Michael G. Moye adlı yaratıcı şahsiyetler, Bundy ailesini kaleme alırken Married With Children dizisi yoluyla, “aile kurumu” anlayışını kökten değiştirecek bir darbe planlamıyorlardı. Ancak televizyon izleyicisi bir on senesini de bu problemli(?) aileyi kendisine rol model seçerek devirdi.



Friends ve Married With Children dizilerindeki ortak noktalardan birisi ve belki de izlenme sebebi olarak en önemlisi, kahramanlarımızın aslında birer anti-kahraman olmasıydı. Beverly Hills’de yaşamıyorlar, her akşam havyar yemiyorlardı. Friends, başarısız bir oyuncu, bir masör, bir garson, iş peşinde koşan bir aşçı ve benzerlerinin hikayesini anlatarak başladı her şeye. Married With Children ise ayakkabı satıcısı Al Bundy’yi, yani orta direk bir babayı, yani bizlerden birini sundu önümüze. Mutlu aile tablosunu değil, birbirlerinden hiç hazzetmeyen bir kadın, bir adam ve iki çocuğun öyküsünü anlattı.



Diğer yandan, genç kuşak dizi izleyicilerinin en çok prim yaptırdığı tarzlardan birisi de gençlik dramaları. How I Met Your Mother, Gossip Girl ve One Tree Hill gibi diziler ise tarzın en belirgin örnekleri. 90’lı yılların efsanesi “Beverly Hills, 90210”un izinden giden serilerin yanı sıra, fantastiğin yeniden keşfi ile aramıza katılan, Merlin, Doctor Who vb. de cabası.

Türk seyircisiyle buluşturduğu yapımlar düşünüldüğünde, CNBC-e’nin dizi bağımlılığı furyasındaki payını atlamamak lazım. Carnivale, Seinfeld, Married With Children, Smallville, Desperate Housewifes, Nip/Tuck, 24, Buffy ve Angel ile başlayan furya, Without A Trace, The Big Bang Theory, Two and A Half Men, Mad Men, CSI, House ve Heroes gibi birçok önemli diziyle dizginlerinden boşandı. Ayrıca kanal, tüm bu yapımları orijinal lezzetine sadık vaziyette yayınlayarak aslında önemli bir televizyonculuk olayına imza attılar. Bununla birlikte DiziMax’in önümüze koyduğu Deadwood, Alias, Babylon 5, Oz ve en önemlisi Lost’u kesinlikle unutmamalı.



Yerli dizilerin miktarının bu denli çok oluşu, dizi izleyicisi potansiyeli göz önünde bulundurulduğunda, hiç de abuk değil aslında. Yabancı dizileri izleyip, oradan edindiği donanımla, iyi olanla kötü olanı ayırabilme ve üstünkörü yapılmış diziye taviz vermeme gibi özelliklere nihayet sahip olmuş ve emek verilen yapımı başına taç eden Türk izleyicisi sektörün kaliteli bir şekilde oluşabilmesi ve gelişebilmesi adına çok önemli bir noktadadır. Beğenmek, beğenmemek, tarz olarak kendine yakın veya uzak görmek bir yana, ekranın sağ alt köşesine resmen imza atmış bazı isimleri zikretmek icap eder. Asmalı Konak, Kurtlar Vadisi, Biz Size Aşık Olduk, İkinci Bahar, Süper Baba ve en azından kendi adıma hasretle andığım Aziz Ahmet gibi diziler yayınlandığı dönemlerde ciddi bir seyirci potansiyeline erişmiş ve sevmeyenin bile takdir ettiği yapımlar olarak hafızalarımıza kazınmıştır.

Günümüz televizyonculuğunda ise iki isim meslektaşlarının arasından sıyrılıp farklı senaristlik ve yönetmenlik anlayışlarıyla, kelimenin tam anlamıyla ‘dünyayı’ ekran karşısına kilitlemişlerdir. Buffy The Vampire Slayer, Angel ve Firefly adlı dizilerde yapımcılık, senaristlik ve yönetmenlik yapan Joss Whedon ve elim ayağım titreyerek söylüyorum ki saygıdeğer J.J. Abrams.

Regarding Henry (1991), Forever Young (1992), Armageddon (1998) gibi filmlerin senaristliğinden sonra, hayal gücünün sınırlarını, bir buçuk saatlik filmlerle kısıtlamaktan vazgeçmiş olacak ki, Abrams önce 1998 ve 2002 yılları arasında yayınlanan Felicity’yi, daha sonra 2001’den bu yana devam eden Alias’ı ve son olarak da 2004 itibariyle yayın hayatına başlayan Lost’u yarattı. Başrolünde Jennifer Garner’ın oynadığı Alias dizisiyle tarzının ve yaratıcılığının altını kalınca bir keçeli kalemle çizen ve seyirciyi şaşırtmaktaki ustalığını ardı arkası kesilmeyen sürprizlerle dolu senaryolarıyla kanıtlayan Abrams, izleyicilerinin ve tüm fanlarının gözlerinin içine baktı ve “her şey yalan, ben en iyisi ağzımdaki baklayı çıkarayım da, gezegeni şöyle bir yerinden sallayayım” deyip huzurlarımıza Lost’u getirdi.



Yayınlandığı akşam, tüm kanalları geride bırakıp, dünyada en çok izlenen “program” sıfatına sahip olmasıyla, Abrams imzası taşımasının ayrıcalığıyla ve televizyon dizisi severlere yaşattığı tüm o karışık duygularla, lafı döndürüyor dolandırıyor ve Lost’a getiriyorum.

Öncelikle belirtmekte fayda var ki, yoğunluk bazında ele aldığımızda en genel geçer evrensel duygu kanımca ‘merak’tır. Ki aslında akıllı olan yazar ve yönetmen direk olarak insanoğlunun bu zayıflığını hedef alır. “Dizi nasıl devam edecek, bu bölüm nasıl bitecek, önümüzdeki bölüm ne olacak, sezon finali milli maça denk geliyor kahretsin!” derken bir de bakıyoruz hayatımızdan kaç sene yemişiz, farkında değiliz. 2004 yılında Lost, Abrams’ın yaratıcı dehasını, metin ve diyalog yazmaktaki ustalığını, birbirinden özgün karakterlere can vermekteki uzmanlığını lami cami olmadan sergilediği, elimizi ayağımıza dolaştıran ve “nefesini tutarak izlemek nedir?” sorusunun yanıtı niteliğinde bir şaheserdir. Fütursuz bir rahatlık ile sarf ettiğim bu sözlerin dayandığı birçok gerçek var elbette. Gelelim bu gerçeklere.

Dilerseniz yayınlandığı Çarşamba akşamında, tüm rakip kanalları ve programları önünde diz çöktüren rating’leriyle başlayalım övgülerimize. Kesinlikle hak ettiği şapka çıkartılacak izlenme oranıyla, her Perşembe sabahına liste başı uyanan kadro ve fanlar bu durumdan gayet memnun haliyle. Evet fanlar da memnun diyorum. Zira fanlıkla fanatizm arasında gidip gelen milyonlarca Lost-sever var. İnternetteki binlerce forum ve fan sitesinin yanı sıra, Lost izleyicisinin diğerlerinden farklı olarak şöyle bir zevki ve çılgınlığı daha var. Dizide geçen bir firma isminin, bir objenin, bir yan karakterin, bir ismin, cismin veya resmin ertesi güne kendine ait sitesi hazırlanıveriyor hemen. Çünkü Lost birçok insan için fantastik bir yapının yanı sıra hayatın ta kendisi de. Dolayısıyla her şey kuralına göre ve kitabına uygun ilerliyor. Kim demiş Abrams uydurdu diye böyle bir ütü firmasını. Al sana bahsi geçen ütünün resmi sitesi, özellikleri ve her bir şeyi. Hâl böyle olunca, yani gerçek ile kurgunun bileşiminden ikincil bir evren, farklı bir yaşama biçimi ve inanılmış bir yaşama alanı çıkınca ortaya, dizinin bıraktığı etki ve iz daha kalıcı ve keskin oluyor. Bu “mania” durumunu gani gani yaşayan ve yaşatan fanlara da saygımızı sunduktan sonra kameralarımızı bizzat kameranın arkasındaki adama J.J. Abrams’a çevirelim.

Abrams, yarattığı evrenin ve kurgunun, büyüleyiciliğini oluşturmakta birçok kişiden yardım alıyor. Takım arkadaşları Damon Lindelof ve Jeffrey Lieber de senaryoda büyük pay sahibi. Alias dizisiyle tüm meraklı gözleri kendisine çeviren Abrams, “merak kediyi öldürmez Lost öldürür!” deyip, 2004’de büyük bombasını patlattı.

Gizemlerle dolu bir kaybolmuşluk, kayıplığın içindeki yolculuk ve yolculuk içindeki mucizeler. Belirlenemeyen sebeplerle, rotasının dışına çıkan, gökyüzünde iki parçaya ayrılan ve Güney Pasifik’teki ıssız bir adaya düşen uçak. Mucize eseri kurtulan 48 kişi. İşte en kabaca yapılabilecek özet bu. Kaldı ki beşinci sezonun geride bırakmışken bile sağlıklı bir özet çıkarmayı mümkün kılmıyor kendisi. Abrams, bir sağ gösterip sol vurma erbabı olarak devamlı surette, şaşırtıyor, geriyor, ardı arkası kesilmeyen sürprizleriyle abandone ediyor. Yapılabilecek en mantıklı akıl yürütmeyi bile elinin tersiyle kenara itip, akıl sağlığına müdahale ediyor. İşte sırf bu yüzden Lost, üzerine en çok spekülasyon yapılan televizyon dizisi olarak tarihe geçiyor.

Dizideki esas karakter sayısının çokluğu ise, yazar kadrosu için senaryoyu onlarca farklı yöne çekebilme lüksünü beraberinde getiriyor. Her bir karakterin farklı geçmişlerden, farklı hayatlardan, acılardan, utançlardan, pişmanlıklardan, çaresizliklerden gelip bir bir ayağa kalkmak zorunda kalışlarını en ince detayına kadar, içimize işleyerek anlatan ekip, Abrams önderliğinde tüm oyuncuları kişiselleştirmemizi ve türlü katharsis’ler yaşatarak onlarla üzülüp, yine onlarla mutlu olmamızı sağlıyor. En sevmediğimiz adamın, en şüphelendiğimiz kadının, en işkillendiğimiz tipin bile geçmişine dönüldüğünde öyle ya da böyle kendimize bakıyormuş gibi hissetmemiz bu yüzden işte. Ada üzerindeki bin bir türlü gizemli olay kafamızı zaten yeterince karıştırmıyormuş gibi bir de bu olaylarla örtüşen veya çakışan ada öncesi hayatlar, mevzunun hepten içinden çıkılmaz bir hâl almasını sağlıyor.

Diziyi hiç izlemeyenler için tat kaçıracak, açık verecek, büyüyü bozacak tek bir kelime bile söylememek için kendimi zorluyorum ama böylesine bir dizinin güzelliğini anlatırken örneklere başvuramamak o kadar imkansız ki. Abrams’ın şaşırtmacalı zeka oyunlarının beş dakikada bir devreye girişiyle şenlik içinde şenliğe dönüşen, parabol problemi gibi bir diziyi izah etmeye çalışmak hakikaten vicdan azabı esasında.

Matthew Fox, Jorge Garcia, Emilie de Ravin, Josh Holloway, Terry O’Quinn ve Evangeline Lilly gibi adlarını belki de hiç duymadığımız, yüzlerini daha önce hiç görmediğimiz birçok oyuncuyu gerçek bir samimiyetle ailemizin bir parçası olarak kabul etmemize sebebiyet veren bu sürreal yapım, sadece bir dizi olarak değil, aynı zamanda bir “Abrams projesi” olarak da hedefine çoktan ulaşmışa benziyor. Etrafınızda devamlı surette şu cümleleri sarf eden arkadaşlarınız yok mu yani? “Dün sekiz bölüm izledim art arda”, “2 gün uyuyamadım meraktan, koca bir sezonu bitirdim”, “abi dayanamıyorum... bir hafta nasıl geçer, ne olacak acaba yahu”.

Siz de bu kendinden geçmiş, normal yaşamdaki kimliğini unutmuş ve hatta amiyane tabirle civatayı gevşetmiş ama yine de bir Lost takipçisi olmaktan gurur duyan güruha katılmak için gecikmiş sayılmazsınız. Eğer hayatınızda uyumadan harcayabileceğiniz bir 24 saatiniz ve tabi uykusuzluğa karşı dirayetiniz varsa oturup izlemeye başlayın. Çünkü bahse giriyorum ki, ilk bölümü izlediğinizde ve eğer elinizde sezonun tamamı varsa, 24 bölümü bitirmeden o ekranın karşısından kalkamayacaksınız. Bizzat ben de dahil, tanıdığım, gördüğüm ve duyduğum çok sayıda insan üzerinden söyleyebilirim ki tecrübeyle sabittir.

Lost uçucu, geçici bir popülarite, sağlıksız bir mania olmaktan çok uzak, zeka işi, Abrams baharatlı bir televizyonculuk olayı olarak hayatını sürdürmekte, peşindeki milyonlarca insan, milyonlarca spekülasyon ve soru işaretiyle yoluna devam etmektedir. Peki yolun sonunda ne vardır? İşte tüm muamma bu sorunun cevabında yatar. Gelin çözülemeyen bu kördüğümü bir ucundan da siz çekiştirin. Ve son olarak sevgili Abrams, sana bir çift sözüm olacak. Anlattık, övdük, yere göğe sığdıramadık seni, buraya kadar tamam... yaptığın işe, verdiğin emeğe saygıda kusur etmedik, etmeyiz, o da tamam... ama ömrümü yedin be adam!

(2006 yılında yazmış olduğum bu yazıyı, birkaç müdahalede bulunarak gün yüzüne çıkarıyorum efem)

mary and max (2009)


Yönetmen Adam Elliot, ilk uzun metraj animasyonunda, daha önce yönettiği bol ödüllü kısa filmlerinde yeterince piştiğini kanıtlıyor. Hatırlarsanız 2004 yılında da en iyi kısa animasyon Oscar’ı, yazıp yönettiği Harvie Krumpet adlı filme gitmişti. Mary and Max de yine Elliot tarafından senaryolaştırılmış, gerçek bir hikaye.

Melbourne’de, alkolik bir anne ve dengesiz bir babanın kızı olan 8 yaşındaki Mary, sıkkın, anlamsız ve boş hayatına renk katmak için, aslında ansızın ve hatta fazlasıyla cesur bir karar alır. Telefon rehberinden gelişigüzel bir isim seç ve o kişiye bir mektup yaz.

Kader oy hakkını, o tesadüfi ismin Max olmasından yana kullanır. New York’da yaşayan, panik atak, yalnızlar yalnızı, dünyaya yabancı, obezlerden bir obez olan Max, aldığı bu mektup karşısında önce kriz geçirir, sonrasında ise tam 20 yıl sürecek bir mektup arkadaşlığını başlatır.

Hayata, insanlara ve yalnızlığa dair bir öyküyü, naif ama can yakan tespitlerle, büyük ama ukalaca gelmeyen sözlerle ve birbirinden leziz 2 muhteşem karakterle anlatan bu filmi, derhal izlenecek filmler listenize alın.

Çekimleri 13 ay, tamamlanması ise yaklaşık 5 yıl süren bu stop-motion şaheseri Sundance 2009’un da açılış filmi oldu.

“Max hoped Mary would write again. He'd always wanted a friend. A friend that wasn't invisible, a pet or rubber figurine.”




saku

sıfırı tüketmek

yahu ben bu lafı her duyduğumda bi "neler oleyor?" diyorum...

"sıfırdasın zaten hayvanın evladı, onu da mı tükettin?" diye sıfırı tüketen eşşek oğlu eşşekten bilgi alasım geliyor... aklım almıyor çünkü... güzel türkçemizde nice deyim, tabir ve atasözü mevcut kafamın, şu zavallı kafamın alamadığı kabul ama... bu bir başka yerde duruyor.. valla... sıfırı da tükettiysen daha da senin önünde hiçbir şey duramaz demek istiyorum arkadaş sana!

sıfırı tüketmişmiş... kaybol lan!

moonlight (2002)


2002 yılı, hollanda yapımı, insanın ruhunu daraltan ama bir yandan da şaşkınlıklar içerisinde ağzı açık izleten, 2 tahtası eksik film...

vücudunda (malum yerde) uyuşturucu taşımaya zorlanmış yaralı afgan bir çocuk, zengin ve içine kapanık küçük claire'in ormanın içindeki izole evinin önündeki kulübeye sığınır... claire, onu bir sır olarak saklayıp, çocukla ilgilenir... claire'in ailesi şehre indiğinde, uyuşturucu çetesi de evi bulur ve iki küçük çocuğun kaçış'ı başlar... ki ipler de o noktada kopar...zira o yaştaki iki çocuğun aşkı, ilk seks deneyimleri ve uyuşturucuyla tanışmaları, filmin kendi ülkesi olan hollanda'da bile bi süre yasaklanmasına sebebiyet vermiştir...

filmin 7 adaylığı, 3 de ödülü vardır ama, "bu bir hikaye, bir öykü, bir film ve nihayetinde kurgu" demekte zorlanmanıza sebep olan, en açık görüşlü sinema izleyicisinin bile, nefes almakta zorlandığı görseli ve senaryosuyla, insan psikolojisini etkileyen filmler listesinde ilk 5'i zorlar...

"hollanda'dan film çıkmaz" diyenlere 'buyur burdan yak' tandansı...

saku

prodici?

yıllar yıllar evvel, korsan cd gırla, internet download falan yok öyle
prodigy furyası, firestarter marş olmuş...

barbaros bulvarında takılan bir korsan cd'ci vardı..
usulca yanaştım...

- abi prodici var mı?
- valla bütün diciler burda hemşerim, bak hangisiyse...
- ....?

(oldun mu firestarter, twisted firestarter?)


anaokulunda uyku saati

- akif sen niye uyumadın yavrucum, bak bütün arkadaşların uyudu
- bıraksak artık şu bütün arkadaşları gülcan... sana gülcan dememde bi sakınca yok umarım
- eee? yok tabi akifcim...
- şimdi gülcancım, aylar oldu geliyoruz gidiyoruz, uyu uyan falan ok, lakin aramızdaki titreşimi de hissetmemek mümkün değil yanılıyo muyum
- hımgh... ?
- hah işte ben de onu diyorum, hazır şunlar uyumuşken şöyle bir sahile mi insek, zira bi türlü başbaşa kalamıyoruz,
- .....??????
- dudağının kenarı böyle kıvrılınca sana bayılıyorum gülcan
- akifcim?
- söyle bebeğim
- ağzını burnunu kırmadan git yat zıbar
- eeüü ama çişim var desem...
- lannnn!!
- vınnn!!


yıllar sonra "ata" olabilme ihtimali

kafamı kurcalayan abuk subuk düşünceler hezeyanında, nazarımı sıklıkla itip kakan bir merak unsurudur bu dostlar...

bak şimdi atasözü diye bir şey var değil mi? ata-sözü... bir konu hakkında konuşurken biri çıkıp diyor ya hani, "ne demiş atalarımız, sakla samanı gelir zamanı!"... hımm evet bravo, bilgelik, erdem, tecrübe, görmüş geçirmişlik...hımmm!

sen gel bakayım benle bi şöyle 200 yıl geriye, sen sen, sakla samanı diyen.. hah gel bakiim... ben sana işin aslını anlatayım...

recep ağa: lan niyazi, niye yığmışın oğlum samanları çeşmenin oraya, gaffur emmin hep kızmış, seni aranıyo...
niyazi:ağam ben naapiim o kadar samanı, gece vakti yüklendim atıverdim boş yer diye... biliyon benim hayvanlar hastalıktan telef oldu hep...
köyün delisi ilhami: eheh inek, ehehe telef telef efelek!
recep ağa: sus lan deli... tööbe... oğlum saçma saçma iş yapma, yığ senin evin arkasına, ne zararı var sana, bi gün lazım olur..
niyazi: valla illalah dedim ağam, uğraşamam onlarla
köyün delisi ilhami: illalla lal lal laaa telefek!
recep ağa: bence o samanları sakla, zamanı gelir icap eder üzülürsün...
köyün delisi ilhami: sakla samanı gelir zamanı... eheh... inek tefelek illlalllaaa!
recep ağa: eheh ulan deli, ne adamsın...

aha buyur! hani oğlum nerde ata.. ata nerde...
bu olaydan 2 ay sonra bambaşka bir ortamda, birikim yapmak ile alakadar ama bu yaşanandan bağımsız bir konuda konuşulurken, niyazi uyanığı, alıp bu lafı kendi özdeyişiymiş gibi satıyor... ondan ekrem alıyor, ordan osman aparıyor, o hanımına söylüyor, zeliha'ya zaten bir laf söyle bütün köy duysun... sonra ne oluyor? "kim dedi bu lafı ilk" boşluğu yaşanıyor... kim dedi... belli değil... sonuç?... al sana bir ata-sözü'nün anatomisi...

şimdi elimizdeki bu veri üzerinden yola çıkarak düşünürsek...arkadaş ortamında, dost meclisinde sarf edilen özgün bir aforizmanın, berke'den melis'e, ordan tuğcan'a, ondan sevgilisi ilayda'ya zıplayabileceği (ki ilayda'ya zaten bir laf söyle bütün facebook duysun) ve en sonunda sahipsiz bir hal alabileceği, bir de üstüne bundan 150 yıl sonra ata-sözü diye literatüre geçebileceği ihtimali sizce çok mu düşük... ben şahsen nice sözler duydum ki 100 yıla kalmaz atasözü... garanti diyorum ya!

bir de ne garip aslında, düşünsene senin sırf geyik olsun diye ortaya attığın bir cümleyi, pekala oğlunun/kızının torunu arkadaşına satabilir şu şekilde... "ne demiş atalarımız?".. ne atası lan büyük dedenim ben senin afacan! yazık lan çocuğa, nerden bilsin ilhami'yi, tuğberk'i...

sözlerimiz atasözü olacak, bizler'de ata olacağız... ona göre ayağınızı denk alın... boş konuşmayın canlar!

fikirsiz

“Fikirsiz” diye hakaret duydum.
Saygıyla eğildim.

10

Kaan Tangöze çöp batarmış!

Yurtta twist, cihanda twist

Aklınızdan geçenleri, akıl yürütmelerinizi, akıl erdirme çabalarınızı ve hatta aklınıza eseni bir kenara not alınız. Hadise yaşandıktan, film bittikten, kitap sona erdikten, savaş dindikten, aşk çürüdükten ve iş işten geçtikten sonra şaşkınlıkla idrak edeceksiniz ki, notlarınızdan hiçbiri olup bitenle örtüşmüyor, tutmuyor. Bir diğer deyişle siz öyle sanırken öyle olmuyor, “kesin budur” diyorsunuz, lakin sonuç “şu” çıkıyor. Hayatımız boyunca yaşadığımız nice hayret verici sürpriz son, aslında kaderin bize oynadığı oyunlar değil, bizzat kafatasımızın içinde ikamet eden beynimizin ve yine “akıl” adı verdiğimiz en meçhul ve en meşhur uzvumuzun sinsiliğidir.

Akıl oyunları ve gavur illerinde “twist” adı verilen şaşırtmacalı mevzular, biz başkasına uyguladığımızda pek keyiflidir de, bize uygulandığında fena can sıkar. “Bir süreç içerisinde olayların umulduğundan farklı gelişmesi, ani dönüşlerde bulunması”, twist kelimesinin en açık ve doğru açılımıdır. Zira bahsi geçen ‘süreç’ kelimesi her şey için kullanılabilir. Aşktan savaşa, müzikten sinemaya, hayatımızın her köşe başında bizi bekler akıl oyunları.



Katil Uşak Sendromu:
Sinema, belki de twist kavramına en düşkün ögelerden biridir yaşantımızda. Katilin asla ve asla uşak olmadığı, ama içimizde uşağa karşı bir hoşnutsuzluğun devamlı barındığı o gergin ruh halimizle ve film boyunca hiçbir şeyi doğru tahmin edemeyişimizle kusursuz bir oyunun içinde buluruz kendimizi. Yönetmenin ve tabi ki daha önemlisi, senaristin ellerinde bir o yana bir bu yana, yana yakıla koşuştururuz. Sinema sanatında kurgunun önemini ve basit bir konunun bile kaç farklı şekilde ele alınabileceğini gördüğümüz o anlarda hayret ve hayranlıkla içine düşeriz öykünün.

“Tamam, demek ki kalleş kadın da işin içinde, adam durumdan bîhaber.” deyiveririz, zavallı kadının adam tarafından 27 ayrı yerinden bıçaklanacağı filmin final sahnesinde 4 dakika kala. Bir de utanmadan sıkılmadan, “Aslında ben tahmin etmiştim böyle olduğunu da, tadınızı kaçırmayayım dedim.” gibi beylik söylemler atarız ortaya, yazılar akarken siyah ekranda. Psişik ruh halinde, Murder onthe Orient Express, Memento, Snatch, Confidence veya Barton Fink izlerken, ya da Usual Suspects’te salyaların akarken, aslında onuncu dakikada çözmüştün olayı, öyle değil mi? Oldu canım, selametle!

Akıl oyunu ve/veya twist denen bu şey bir yandan ve belki de aslında en çok, bir kandırmak ve kandırılmak’lar bütünüdür. Sizden daha cin birinin, sizin o ‘bir an için bile olsa’ ermeyen aklınızla alay etmesi. Ah, tabi... siz de en az onun kadar zekisiniz, ama şimdilik twist’i siz yediniz.


Sağlam final twistleri olarak;
12 Monkeys (1995), Unbreakable (2000),
The Others (2001), Primal Fear (1996),
Fight Club (1999), Planet of the Apes (1968), Psycho (1960), The Usual Suspects (1995), Chinatown (1974), Memento (2000)
gibi bir liste öneririm başım ağrımaz...



Ebedi dost, ezeli hınzır:
2 Şubat 2003 Fenerbahçe-Beşiktaş maçı öncesi, Fenerbahçe formalı birkaç Beşiktaş taraftarı stadın önüne gelip, Maraton tribününe girmeye hazırlanan Fenerbahçeli bir gruba “Yaa biz Ortega için bir pankart hazırladık, ama stada giremiyoruz, bari siz alın Ortega’yı çağırıp açın.” derler. Bez pankartta “Cobarde Gallina Ortega” yazmaktadır. Fenerbahçeliler bu yazının anlamını sorduklarında, Beşiktaşlılar “Cesur Yürek Ortega” diye yanıtlar. Stad dolar, Maraton’da pankart açılır ve Ortega çağırılır. Dönemin en sevilen oyuncularından bir olan başarılı futbolcu her zamanki yumruk şovu için tribüne yaklaşır ancak gördüğü manzara karşısında ne yapacağını şaşırır. Çünkü Fenerbahçe taraftarının bilmediği bir şey vardır. Ezeli rakipleri Beşiktaş onlara çok pis bir oyun oynamış ve aslında anlamı “Korkak Tavuk Ortega” olan bir pankart hediye etmişlerdir.




Aşklar ve aşıklar arası yaşanan medcezirleri de konumuza dahil etmek istersek, öncelikle şunu açık bir biçimde söylemeliyiz ki, ilişkilerde yaşanan akıl oyunlarını sadece aldatılmak veya üç kişiyle aynı anda idare edilmek olarak kısıtlayamayız. Çünkü tüm o kramplar, kekelemeler, terlemeler, titremeler ve eli ayağına dolaşmalardır galiba bize asıl oyunu oynayan. Karşımızdakinin hiç suçu yoktur bazen. Sanmak üzerine bir “durum” ise burada bahsettiğimiz, şöyle bir düşünün sevdiceğinizi neler zannettiniz.

Gel gör beni beni... twist neyledi!
- o kız bir anlayıştı, bir felsefeydi, bir paragrafın altı çizili bir cümlesiydi, yaşamımın temel kavramıydı, yaşamın ana fikriydi, kim olduğumun denklemiydi, çözümüydü, cevabıydı, formülüydü... bir ideolojiydi sanki o kız, sonra birden ne olduysa oldu her ideoloji gibi açığı bulundu, karşıtları vücuda geldi, gözümün önünde çürüyüp gitti...

- o kızın kendine has bir stili, tarzı, biçimi, şekli, duruşu vardı, her şeyi kendince yorumlar, kendince anlar, kendince dinler, kendince söylerdi, senin görmediğin şeyleri görür, düşünmediğin şeyleri düşünürdü, farklı bir gözle bakardı her şeye, herkese, her yere... sorulan her soruya stilince, tarzınca, kendince bir cevabı olurdu, sahip olduğu perspektife göre severdi, sevişirdi, boş konuşmazdı, boşa iş yapmazdı, her zaman her konuda bir bildiği vardı... bir sabah uyandığımda yanımda bir not bulmuştum, “sigara almaya gidiyorum, asla geri gelmeyeceğim, zaten geri gelmek nedir ki, neredeyiz ki nereye geri gidiyoruz, sevgiler...”, işte yine bir bildiği vardı muhakkak, bir bildiği olmasa beni niye terk etsin’di, stil sahibiydi, resmen öyleydi...

- o kız bana tapıyordu, ben tapılasıydım, ben her şeydim onun için, her şey bendim, bambaşkaydım, şampiyondum, esas oğlandım, bir taneydim, biriciktim, kahramandım, manitu’ydum, uluydum, ulaşılmazdım, yerim doldurulmazdı, eşi benzeri bulunmazdım, bulunmaz hint kumaşıydım, inanılmazdım, en yakışıklıydım, en güçlüydüm, en cazibeliydim, en ateşliydim, en seksiydim, en büyük bendim, başka büyük yoktu, o kız bana taptı, taptı, taptı fakat bana tapması diskoda tanıştığı o sarışın herifin koynuna girmesine engel teşkil etmedi, hem bana taptı, hem boynuz taktı...

- o kız öyle güzel, öyle muhteşem, öyle iyi huyluydu ki, melek gibiydi, bana fazlaydı sanki, ben onu hak edecek ne yapmıştım, sevmeye kıyamıyordum, sevmeye doyamıyordum, başlı başına bir dünyaydı zaten, ben onunla hep başka gezegendeydim yani, sonra günlerden bir gün yine her şey çok güzeldi, çok iyiydi, çok mutluyduk biz yine, işte günlerden o gün ben mutluluk komasına girdim, aşırı dozda sevgi dokandı bana, güzellik alerjisi oldum, elim ayağım titredi, dayanamadım, kaçtım, kendi kendimi terk ettim sonunda...

Ün, şöhret, servet ve tüm bu kavramların beraberinde getirdiği göz önündelik. Milyonlarca kişi onları izliyor, onlar gibi olmak istiyor, saçlarını onlar gibi kestirip onlar gibi giyiniyor. Dünyanın saygın ve seçkin celebrity’leri, dünya müziğine yön veren yüzlerce isim birer rol model olarak diziliyorlar karşımıza. Ama bizim için kutsal olan ve hata yapmaları ihtimal dışı tüm bu isimler bir anda bizi yanılgılar içinde bırakabiliyorlar. Her dönemin gençliği için idol olmuş birçok farklı sanatçı, yaşadıkları ve yaşattıkları kendileri gibi ünlü ‘durum’larla hayranlarına birer bardak soğuk su ikram ediyor. Biz onları kusursuz sanıyoruz. Onlar bizi yalanlıyor. İdol olan ile idolleştiren arasındaki bu twist görmezden gelinebilir mi? Belki de iş rock n’ roll’a gelince twist denen şey, bir hayal kırıklığından ibaret.


Biz bu Grammy’yi almıştık ama bir yanlışlık olmuş....
- Onları pür-i pak yüzleri, “girl you know it’s true” adlı parçaları ve müzik tarihine bir kara leke olarak geçmiş pleybek hadisleri ile hatırlıyoruz çoğumuz. Milli Vanilli, kendi söylemedikleri şarkılarla chart’ları alt üst etmiş ve muazzam bir hayran kitlesi yakalamıştı. Ancak bu masal, prodüktörlerinin, grubun Grammy ödülünü almasından bir süre sonra (nedense?) çıkıp, “bu güzel kardeşlerim maalesef şarkı falan söyleyemiyorlar, şarkıları başka güzel arkadaşlar icra ederken bunlar sadece ağızlarını oynatıyorlar... eheh öh şakaa.. ehö” demesiyle son bulmuştu. Bu kandırılmışlık ve kullanılmışlık hissi, tüm dünyadaki müzik severlerin üzerinde ciddi bir etki bırakmış ve resmi olarak paranoyaklaşma sürecini başlatmıştı.


- Yıkılan aşklar, ölümler, kabusa dönen ömürler, cinayetler, tecavüzler, soygunlar, dolandırıcılıklar ve hayatın getirdiği onca dehşete rağmen ayakta kalabilmek ve bir arada olabilmekten bahsetti Kurt Cobain... Milyonlarca genç onun ağzından çıkacak kelimeleri kovalarken, 7 Nisan 1994 tarihinde yaşanan trajedi, dünya gençliği için onulmaz bir yara ve geri dönülmez bir twist değil miydi?

Con kelimesi İngilizce’de “kazık, üçkağıt” ve aynı zamanda “üçkağıtçı, dolandırıcı” anlamlarına gelir. Yazılı basında yerini almış en eski dolandırıcı olarak tarihe geçen William Thompson’un ardından sözlüğe girmiştir. Zira kendisi Confidence Man olarak bilinir. Hatırlarsınız, Galata’nın, Boğaz Köprüsü’nün satılma hikayelerini. Hani dedim ya... akıl oyunları başkasına oynandığında veya bir fıkra gibi anlatıldığında ne hoş, ne enteresandır da, bizim başımıza geldiğinde kendimizi kaybederiz. Buyrun bizatihî yaşadığım ve dolandırılmanın ucundan döndüğüm bir con girişimi:

- Harıl harıl ev aramaktayken, tüketici gazetesinde gözümüze çarpan bir emlak ilanını aradık, emlakçıyla bize verdiği adreste buluştuk ve beraber bir eve gittik. Eve vardığımızda ev sahibesi hanımla tanıştık. Evde taşınılmaya hazırlanılıyormuş gibi koliler içinde eşyalar, katlanmış halılar durmakta, emlakçı da bize bu kargaşanın içinde evi göstermeye çalışmaktaydı. Düşüneceğimizi söyleyip evden ayrıldık, kısa bir süre sonra da arayıp evi tutmayacağımızı bildirdik. Bunun üzerine aynı emlakçıyla bir Pazar günü yeni bir evi görmeye gittik. Bu seferki ev, adeta hayallerimizin eviydi ve kirası da şaka gibiydi ne yalan söyleyeyim. Direkt olarak onayımızı verip, ertesi gün sözleşme yapmak için anlaştık. 150 YTL kadar kaparo da bayıldık bir temiz. Pazartesi öğlen emlakçıyla buluştuğumuzda, kırtasiyeden aldığı bir sözleşmeden başka hiçbir şey getirmediğini gördük. “Ev sahibi Antalya’da, bana yetki verdi, kapı yarın sabah değiştiriliyor, anahtarı yarın alacaksınız,  kart almamışım yanıma, tapuya da ne gerek...” deyince bize sayın emlakçı, biz de kendisine, “abi iyi hoş ama sen yarın anahtarla gel, ev sahibi de tapuyu fakslasın bi zahmet, kimliğini falan getir, yarın hallederiz” dedik. Aynı akşam apartman yöneticisi bulundu, durum anlatıldı ve lakin kadın şokta. “Olur mu canım, orası satılık, bizim X’in orası”.... hadi buyur... X bulundu... bize ilk gösterilen eve doğru ev sahibiyle yola koyunuldu. Evin balkonunda kim var dersiniz? Meğer bu freelance emlakçı beyin, ilk gösterdiği ev kendisininmiş, ev sahibesi olarak tanıştığımız bayan karısıymış ve kendisine satılık olarak teslim edilen ev, beyfendinin son planıymış. Satılık evi al, kirala, depozitoydu kiraydı indir cebe, sonra vınn, zaten evi barkı kolilemişsin. Verilmiş depozitomuz varmış Allah’tan!

- Arabayla Almanya’ya gidecek olan bir aile yolda bir başka arabayla çarpışır. Diğer sürücü hemen hatanın kendisinde olduğunu, hasarı ödemek istediğini ve çok yakında bir oto tamir dükkanının sahibi olduğunu söyleyip, aileyi tamirhanede bir süre misafir eder. Çaydı yemekti derken araba hazırlanır ve aile yola koyulur. Almanya’ya vardıktan bir süre sonra, bir sabah bakarlar ki, arabaya girilmiş ancak hiçbir şey çalınmamış, sadece arabanın tavan kısmındaki kumaş komple sökülmüş. Bu garip hadise daha sonradan aydınlanır ki, zavallı aile farkında olmadan uyuşturucu kaçakçılarına kuryelik yapmış. Yani bir diğer deyişle, mal A noktasından B noktasına kazasız belasız varmış.

- Bu hadise ise pek taze. Ankara Siteler’deki esnafı 2.5 trilyon dolandıran “mübarek?” şahıslar, önce dolandıracakları kişiler hakkında bilgi topluyorlar, sonra da gidip, “senin şurda paran var, çocuğun doğacak, cinsiyeti bu” ve benzeri göz boyamalarla vatandaşı şaşırtıp para istiyorlar. Vatandaş parayı bu garip medyumluğa ödemiyor tabi. Dolandırıcılar kendilerini, Hz. İsa, Hz. İbrahim, Hz. Muhammed ve Veysel Karani olarak tanıtıyorlar. Vatandaş da bu tufaya düşüp din iman korkusundan veriyor parayı. Bununla da yetinmeyen bu sopalık biraderler, tutup kolundan yepyeni bir arkadaşla tanıştırıyorlar esnafı. Esnaf soruyor, “Bu kim?”. Bizimkiler cevaplıyor, “Bu Allah!”. Ya sabır, yuh artık ve hatta tövbe estağfurullah!


- Frank Abagnale Jr., çek kaçakçılığı ile Amerika ve dünyada 2.5 milyon doların üstünde bir meblayı cebe indirmiştir. Hatırlarsınız ki Catch Me If You Can filminde (aman efendim hiç de sevmem kişisi) Leonardo Di Caprio bu asi delikanlıyı fevkalbeşer güzellikte canlandırmıştır.



Aslan ile karşılaşacaksan, bir süreliğine tilki olacaksın...
- Japonlar stratejik önem taşıyan ufacık tefecik adaları Iwo Jima’yı Amerikalılara vermek istememişlerdi. Ama elde yok avuçta yok, düşman ordusu zebellah gibi. Bu durumda güçlü değil, uyanık olunmalıydı. Bombardımandan bir ay önce Japonlar adanın altına dev gibi çukurlar ve tüneller kazmış, sakince düşmanın avcuna gelmesini beklemeye başlamıştı. Uçaklar adayı taş üstünde taş kalmayana dek bombalamış ve daha sonra da askerler pikniğe gider gibi adaya inmişti. Ancak bu ıssız ada üç dakika içerisinde binlerce Amerikan askerinin mezarı olmuştu. 25.000 japon askeri bir anda belirip, kısacık bir süre içerisinde tankları ve toplarıyla ortadan kaybolmuştu. Amerikalılar, hayaletlerle savaşıyordu. Adanın etrafı zincirleme tünellerle kazılı olduğundan, Amerikan askerleri ilerledikçe, bu sefer Japonlar arkalarından çıkıyorlardı. Bire üçlük sayı üstünlüğüne rağmen 76.000 kişilik bir ordu resmen kuşatılmıştı. 35 gün sonra savaş bitmiş, Iwo Jima verilmişti. Ancak bir mesire yeri gibi çıkılan ada, her 3 Amerikan askerinden birinin canına mâlolmuştu.

- 2. Dünya Savaşı sırasında bir grup ss amerikan üniforması giyerek Amerikan hatlarına karışır ve kavşak noktalarına konuşlanarak Amerikan askerlerini saçma sapan yönlere doğru hareketlendirir.

- Büyük Taaruz’dan hemen önce, bütün gazetelerde “17 Ağustos 1922 gecesi Ankara’da, yüksek rütbeli subayların da katılacağı bir balo düzenlenecektir” haberi yer alır. Elbette bu Mustafa Kemal’in fikridir ve tamamen Yunan ordusunu şaşırtmaya yöneliktir. Zira kendisi o gece özel aracıyla Konya’ya geçer, 20 Ağustos tarihinde ise Akşehir’e geçip kumandanları ile beraber savaşı bizzat yönetir.

- Hilal taktiği, turan taktiği, çin seddi, truva atı, araçların arkasına bağlanan çalı çırpıoyla toz kaldırıp kalabalık görünmek ve daha nice zeka dolu oyun, kelle koltukta gezerken veya yumurta kapıya dayanınca aklımıza gelmiş hep. Alternatif tarih dedikleri tüm bu oyunlar ve uyanıklıkların bir bütünü gibi sanki...

Aşkın, savaşın, sinemanın, müziğin, sporun ve her şeyin içinde saklı akıl oyunları. İhtiyaç duyduğumuzda, çaresiz kaldığımızda elimizi attığımız bir silah gibi. Ya da silahsız, şişman ve gözlüklüyken yediğimiz bir yumruk gibi. Siz o sebeple, her zaman tetikte olun, radarları kapatmayın ve daima tek gözünüz açık uyuyun. (Hem unutmayın, gördüğünüz tüm kabuslar ve güzel düşler de birer twist’tir, uyandıktan sonra...)

brooklyn dreams


yazar j.m. dematteis'in çocukluğu ve gençliğinden öyküler anlattığı ve glenn barr tarafından çizilen, şeytani bir zekaya sahip çizgi roman. hatta belki de çizgili roman. zira 500 sayfaya yakın bu cilt, dahiyane ve şiirsel anlatımıyla kendini edebi bir esere dönüştürüveriyor. farklı çizim tekniklerini aynı yapraklarda buluşturmasından tutun, insanı "sus ne olur sus ağlicam şimdi" noktasına getiren hüzünlü üslubuna, bittiği an kendinizi boşlukta hissetmenize sebebiyet veren o leziz tarzına kadar her şeyiyle bir başucu kitabı brooklyn dreams.


"now, everything i'm about to tell you is true, i swear. but the problem is i don't really believe that there's any such thing as a "true story."

j.m. dematteis


alternatif film ismi çevirileri

özgün ve yaratıcı ruhlu yurdum çevirmenlerinin o akla ziyan ufuklarını daha da genişletmek adına ortaya attığım bir takım alternatiflerdir... "hani madem coştuk hepten kendimizi kaybedelim" önerisini masaya yatıran prosedür şöyle işler... arkadaş sen bu filmin adını aldın, nasıl çevireceğini bilemedin ya... hah! sen bilmiyorsan ben hiiiiç bilmiyorum!


orijinal adı: closer
çeviri: daha yaklaş
alternatif: yamacıma gel

orijinal adı: there is something about mary
çeviri: ah mary vah mary
alternatif: bu mary'de bir şey var ama du bakalım hayırlısı

orijinal adı: race to witch mountain
çeviri: sihirli dağ
alternatif: dağa kadar yarışak mı


In The Land of Women (2007)


Bazı filmler vardır. Basit bir konu, dingin bir anlatım, sakin bir üslup, keskin bir mizah anlayışı ve başarılı oyunculuklarla hayret verici bir şekilde gönül telimizi titretir. İşte bu film öyle bir film değil!!!

Porno senaryoları yazarak hayatını idame ettirmeye çalışan Carter Webb (Adam Brody), hayatının aşkı olarak gördüğü kız tarafından terk edilince, devamlı surette öleceğini iddia eden büyükannesinin yanına Detroit’e gitmeye ve hem kendine hem de yazılarına bir çekidüzen verme kararı alır. (Biraz yalnız kalmam lazım tandansı… sen öyle san!) Hollywood romantik dramalarının temel sorunsallarından biri olan “yalnız kalmak isteyen adamın bu gayesine bir türlü ulaşamaması” durumu bu filmde de mevcut.

Carter, Detroit’e vardığında karşı komşusu Sarah’nın (Meg Ryan) ve dolaylı yoldan iki kızının yoğun ilgisiyle karşılaşır. Şöyle ki Sarah ve Carter arasında antibiyotik tadında bir ilişki var olur. Büyük kız ergenlik dönemi sıkıntılarını “konuşarak tedavi yöntemiyle” yine Carter’ın üzerine boca etmektedir. Küçük kız ise ne kadar küçük olduğunu sorgulatan hal ve tavırlar içindedir. Büyükannenin “ben ölüyorum ağlayanım yok” şeklindeki peygamber sabrı isteyen uğraşma süreci ise ayrı bir derttir. Tüm bu hukukun içinde bir yandan iş yerinin memnuniyetsizlik sinyalleri, öte yandan da terk eden sevgilinin kafa karıştıran zamansız telefonları, esas erkeğimizi bir nebze olsun yıpratmaktadır.

İnsan ilişkileri üzerine sade bir konu kaleme alıp bir de üzerine bunu yöneten Jon Kasdan (ki kendisi yönetmen Lawrence Kasdan’ın oğlu olur) bu ilk yönetmenlik denemesinde, başarısız bir filme imza atmış diyemesek de, camiaya giriş bazında görkemli bir “hoş geldin”i hak ediyor demek de yalan olur, ayıp olur, kaypaklık olur. Zira öykünün odağı konusunda tam olarak kendini de ikna edemediği için, tam olarak kimi ve neyi izlediğimiz, filmin genelinde bir muamma olarak kaldı. Tamam genç kızların zamane aşkı Adam Brody nam-ı diğer Seth (O.C.) mevcut, canımız ciğerimiz Meg Ryan’ımız burada, Twilight serisinden severek takip ettiğimiz ve Adventureland ile dünya ahiret bacımız saydığımız Kristen Stewart da burada peki oyunculuk nerede, ruh nerede? Ön plandaki 4 oyuncunun koca bir filmi, 3 farklı postür, 6 adet de mimikle tamamlamış olması insanın içini burkuyor.

Film, ne yazık ki mizahi yanıyla da, dramatik yapısıyla da yetersiz kalıyor. Meg Ryan hayranı olup “In The Cut” izledikten sonra intihar etmek isteyen güruh için belki bir fırsat sayılabilecek film, Adam Brody hayranları için ne yazık ki tavsiye edilmiyor. (Onu böyle görmek istemeyebilirsiniz.)

Hayatımızın bir buçuk saati daha, tam olarak ne anlatmak istediğinden emin olmayan bir filmin ne anlatmak istediğini anlamaya çalışarak geçip gidiyor ve filmden geriye büyükannenin torunu Carter’a söylediği şu sözler kalıyor: “Ben yakında öleceğim ve sen hala yaşıyor olacaksın. O yüzden şikayet etmeyi kes!

In The Land of Women fragman

saku

radyo spotu (ah spotu)

bak dinle oğlum çok fena...
tee yıllar evvel otobüsle bodrum'a girmişiz artık,
bodrum fm tadında bir yer açıldı radyoda, otobüsçek dinliyoruz...
davudi bir erkek sesiyle şöyle bir anons oldu radyoda...

"bodrum inleyecek"
radam dam da dannn! (terminator theme)

kendi kendime "hımm acaba konser mi var?" dedim haliyle...

"bodrum sallanacak"
radam dam da dannn! (terminator theme)

- kesin konser var, kim acaba?

"bodrum'da yer yerinden oynayacak"
radam dam da dannn! (terminator theme)

- valla merak ettim bak...

ve anons birden tiz bir kadın sesiyle devam etti...
"makro'da taze kaşar'ın kilosu 1 milyon 250 bin lira!"
dittiri dit dit düüüt (özgün jingle)

-hay senin ben...

inan olsun dostlar bütün otobüs güldük, durduk güldük, kalktık güldük, bakıştık güldük...
bu nasıl anons, bu nasıl reklam?

bu ne ki bu?

9

Fikrimin (olabildiğ)ince gülü...

kurgu evren durgun evden yeğdir


Hayat bir oyun mudur, yoksa oyunlar hayat mıdır? Bazıları için ikinci seçenek ziyadesiyle daha geçerli. Çünkü oynadığı oyunu, bir yaşam olarak kabul etmiş, kendini orada var eden biri için, gerçek hayattan kopmak diye bir şey yoktur. Aksine, oyun kapandığında başlar gerçek olmayan. O, “kendini oyuna kaptıran oyuncu”. Siz ona kısaca K.O.K.O. diyebilirsiniz. Aklı başında bir oyuncu ile oyuna kendini kaptıran arasındaki farkı anlatmak için, türlü örneklere ve yetkili kişilere başvuracağım.

K.O.K.O.’ları daha iyi anlamak için bir süre aralarında yaşamayı denedim. Sinir bastı, fazla yaşayamadım. Ama önemli olan, bu kısacık süre zarfı içerisinde birçoğunun ağzından türlü sözler, beyanatlar duydum ve oyunlarıyla ilgili sorduğum sorulara enteresan cevaplar aldım.

- Zeytinburnu’nda iki göz bir evde kiracıyım. Bir konfeksiyon atölyesinde son ütücü olarak çalışıyorum. İşe her gün 14 km yürüyerek gidip geliyorum. Borçlarım yüzünden geçen ay eve haciz geldi. Televizyonumla, baba yadigarı altın kaplama kol saatimi aldılar. Ama umrumda mı? Değil. Çünkü Tarabya’yla Yeniköy bende. Oteli dikmek üzereyim. Paraya para demiyorum. Kısmetse ondan sonra da Bebek’i almak istiyorum. Bak hapisten ücretsiz çıkış kartımı söylemiyorum bile.
İsmini vermek istemeyen bir monopoly oyuncusu

- Savaş çok çetin geçti. Düşman topları sayıca bizden fazlaydı ama nihayetinde tankları doğru sınırlardan kaydırdık ve kazandık. Kuzey cephesinde hissedilen baskıyı şimdilik piyadelerle kırmaya çalışıyoruz ama asıl hedef Ukrayna’ya girmelerini engellemek. Zira farkındasınızdır, Alaska-Kamçatka sınırındaki soğuk savaş her an sıcak bir muharebeye dönüşebilir.
İsmini hatırlamayan bir gizli hedef oyuncusu


- Rakibim summoning sickness’ı geçer geçmez 2 kırmızı 1 yeşile indiği burning tree shamanile bana saldırdı. Ben de 5/5 creature’ımla blok koydum. İkinci turda ise disklerle mana üretmeye başladı. Ben oyuna yaratık indirmeden, onun bir 5/5’i bir de nezumi’si vardı. Siyah ve maviye protection’lı oldukları için indirmeye çalıştığım her şeye de counter attı. Tam jitte’yi bırakıyorum yere, manaların untap olmasını bekliyorum, discard ettirdi elimden. Üstüne bi de hepsine +4/+4 ve trample verip yaratıkları gönderince -15 ile kapattık savaşı. 
Kurduğu cümleden sonra ismini sormaya çekindiğim bir magic oyuncusu

- Çayırlık bir alandaydık, yaprak hışıtıları ve baykuş sesleri arasında... karanlıkta... elim kılıcımın kabzasında, sarmaşıklarla çevrili küçük metruk bir kulübeye yaklaştık. İçerden gelen hırıltılar, ruhsuz ve keskin dişleri olan kurtlara ait gibiydi ve uzun zamandır yemek yemedikleri bulunduğum yerden bile hissedilebilen ağız kokularından belliydi. Ellerimi birbirine kavuşturup, eski bir Fuhd Mavna büyüsü mırıldandım. Org arkadaşım Grot ve yolda tanıştığımız sinsi Elf Rehoel sessizce beni izliyorlardı. O anda nereden geldiği belli olmayan bir esinti yavaşça sarmaşıkları yere döktü ve kulübe sallanmaya başladı. Kulübenin bitişiğindeki dev ağaçların arasından hızla üstümüze doğru gelen gölgemsi yaratık ne olduğunu anlayamadan Grot’u yere devirdi. Kılıcımı bu garip şeye sallıyordum ama, kılıç onun içinden kayıp geçiyordu. Tam o çaresiz anda dört bir yanda şu ses inledi: “Lanetli gölgelerin tohumu! Ormanımı terk et! Şimdi!”
İsminin Rohann the Warrior olduğunu iddia eden bir FRP oyuncusu


Şaka bir yana, insanoğlu kendini kurgu olana kaptırmayı pek sever. Birbirinin kafasında okey ıstakası, belinde bilardo sopası kıranlar, top çizgiyi geçti mi geçmedi mi derken soluğu karakolda alanlar, bilgisayar oyununu save etmemişken şaka olsun diye bilgisayarı kapatan arkadaşına döner tekme atanlar...vs. derken, günümüzde “oyun” fikrinin de gelişimiyle farklılaşan etki-tepki halleri. Kutu oyunları, bilgisayar oyunları ve online oyunlar çoğaldı ve git gide daha zor, daha zevkli olmaya başladı. Eskiden kendimizi bir oyuna bu kadar kaptırmazdık belki de. Yani eğer, Gırgır oynarken iki elimizin üzerine oturup tavuk taklidi yapmalarımızı veya Duke Nukem oynarken “dur bir stage daha atlayayım öyle yatarım” deyip sabahı sabah edişlerimizi saymazsak.


Günümüzde Gizli Hedef yerini, Risk, Axis&Allies, Settlers of Catan, Diplomacy, Warcraft’a... Sessiz Sinema yerini Tabu, Pictionary, Word Alert’a... Milyoner yerini, Monopoly, Jenga, Boggle, Clue, Betrayal at House on the Hill, Scotland Yard gibi kutu oyunlarına... Duke Nukem, Heretic, Fifa 2000, Heroes of Might and Magic gibi bilgisayar oyunları ise yerlerini, Medal of Honor, Need For Speed Underground, Sims, GTA, Gran Tourismo, Silent Hill, Star Wars Jedi Academy gibi mouse zedeleyen oyunlara bıraktı. Öyle ki artık dünyanın dört bir yanından binlerce insan online olarak, tamamen kurgu bir evrende hayat mücadelesi veriyor. Evet aynen gerçek yaşam gibi. Para kazanıp, bir hayat kuruyorlar, yeni insanlarla tanışıp farklı işler yapıyorlar. Tarım ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. Savaşıyorlar, barışıyorlar ve ertesi gün birbirlerine “oyun”un nasıl gittiğini anlatıyorlar. PS2, PS3 ve Wii'ye girmiyorum bile.


Bilgisayar oyunları gerçekten de gecemizi gündüzümüze kattıran, save edilen bir evrenin büyüsüyle kendimizi kaybetmemizi sağlayan bu yaşamdan ayrı bir alem. Ama siz hiç pelerini, cüppesi, hançeri veya mızrağıyla monitör karşısına oturan bir adam gördünüz mü? İşte asıl tantana böyle davranan, böyle yaşayan ve buna inanan insanların dünyasında. Yani FRP evreninde. FRP’nin açılımı Fantasie Role Playing. Yani en kaba tabirle bir rol yapma’lar bütününün oyunlaştırılması. Oyuncular kendi karakterlerini oluşturur. Hangi ırktan olduklarını, hangi background’la, nasıl bir alt metinle bezendiklerini yazarlar. Karakteristik özelliklerini belirlerler. Silahlarını, büyü yeteneklerini, varsa eğer hayvanlarını, kendilerine özgü özel güçleri edinirler. Tüm bu “karakter oluşturma” sürecinde oyuncu başına buyruk değildir elbette. Ona ve diğer oyunculara yol gösteren, nihai kararları alan ve “bu tamam, bu değil” diyen bir DM (Dungeon Master) tüm oyunu yönetmektedir. DM kendi hayal gücüyle oluşturduğu ancak oyuncuların haberdar olmadığı bir senaryoyu kurgular, tek tek bütün karakterlere birbirlerinden gizli bir hedef verir ve oyuncular kurgu kimliklerinden sıyrılmadan kendilerini bu senaryonun içine bırakır. Ama konumuz olduğu üzere kendilerini fazlasıyla kaptırırlar. Günlerce sürebilen bu seanslarda, kostümler, aksesuarlar, cilt cilt büyü ve senaryo kitapları, oyunun oynandığı masaüstü alanı ve yaratıklar, hayaletler, elfler, şövalyeler, büyücüler, cadılar, savaşçılar, vampirler, hırsızlar ve daha niceleri ile dolu bir hayal alemine dalınır. Kimi oyuncular savaşlarda ölür. Kimileri öykünün vardığı bir nokta itibariyle birbirlerini öldürür. Bazısı zehirlenir, bazıları büyülere maruz kalır. Kimisi boynundaki bir madalyondan güç alırken, kimisi omzundaki şahinle konuşur. “Hayal gücünüzün sınırlarını zorlamak” derler ya... işte bu o!


“Şimdi bir DM dostumla FRP üzerine konuşacağız.”
- Sevgili Alişan Cengiz. FRP oyuncusunun oyuna kendini fazlasıyla kaptırması ve hatta kostüm, aksesuar tarzı yan ögelerle bu kurguyu beslemesi konusunda bir DM olarak fikrin nedir?
- Benim için oyuncunun oyun içinde kendini kaptırması muhteşem bir şey ama oyun içinde tabi. Oyun içi ve dışı olarak farkı ayırabilmeli insanlar. Kostümü ise oyuna kaptırmak olarak görmüyorum. Oyun esnasında arkadaşına baktığında kılıcını bileyen bir dwarf gördüğünde o zaman oyuna kendini kaptırırsın elbet. Hatta ben kostüme de karşıyım. İnsanın hayal gücünü kullanmasını engelleyebiliyor bir yerde. Oyun iyi ise, benim ruh halim düzgünse, iyi bir müzik çalıyorsa oyuna kendini kaptırmaman için hiçbir sebep yoktur.

- Peki insanların, orman, kalabalık ve hatta savaş seslerini kayıttan çalarak o anki öykünün içine girme durumlarını duyuyoruz doğru mudur ve doğruysa bunların oyunun inandırıcılığına etkisi nedir sence?
- Şimdi oyun tasvir üzerine kurulu bir oyun... sen böyle bir sesi tasvir etmek yerine çalıyorsun. Burada iki şekilde kârlı çıkabilirsin. Bir, istediğin sesi tam olarak anlatmış olursun... iki, bunu yaparken sarfettiğin çaba daha az olur... belki bir üçüncüsü “ormanda yapraklar kımıldıyor” gibi aman şimdi ne olacak tarzında heyecan yapmazsın da oyuncular kendileri anlar yada anlamaz... (gülüşmeler)

- Bir DM’in hayal gücüyle başlıyorsa yolculuk, oyunun iyi veya kötü olması tamamen DM’e bağlı. Sen de bir yerde tıkanabilirsin bu durumda... doğru mu?
- Tıkanma hakkı her zaman saklıdır. (gülüşmeler) Sen bir insansın ve tanrıcılık oynasan bile psikolojin, gruba ısınamaman, hazırlık yapacak zamanın olmaması gibi sorunlar olabiliyor. Yani o gün hem DM günüde olursa hem de oyuncular -ki onların performansı çok önemli- o zaman her şey güzel gidiyor. DM günüde de oyuncular değilse o zaman DM onları oyunun içine çekmek için her şeyi yapmalı. Ama DM günüde değilse oyuncuların yapacağı bir şey olduğunu zannetmiyorum. Ayrıca DM’in tıkandığı yerde oyun bitmiştir bence. Zorlamanın anlamı yoktur, oyun o kadar sürmüştür. 16 saat oynatıp tıkanmadığımı da bilirim, 2 saat içinde “yapamıyorum” deyip vazgeçtiğimi de.

- Peki son olarak bir iki enstantane paylaşır mısın bizimle?
- Non-player bir karakter yaratıp oyuncuların karşısına çıkardım. Alt tarafı akrep üst tarafı insan olan bir karakterdi ve tabi ki oyun içinde olaylar olması gerektiği gibi gelişmedi. Erkek olması gereken karakter kadın oldu bir anda kafamda ve oyuncularımla savaşması gereken an geldi çattı. Gruptaki karizması yüksek bir karakter işe elini attı. Nasıl yaptı ettiyse, benim yaratığı, tek derdinin yalnızlık olduğuna ve ona bir koca bulacaklarına inandırıp uğurladı. Bu, oyuncunun zekasını ve yarı akrep yarı kadın olan bir yaratığa güvenilmemesi gerektiğini gösteriyor. Zira ben o savaşa çok çalışmış, feci hazırlık yapmıştım.

- Çok teşekkürler ediyorum.
- Reca ederim.

Oyuncunun kendini oyuna kaptırması, oyunu daha zevkli ve daha inandırıcı da kılabilir, daha şiddet dolu da. Önemli olan sınırları görebilmek, ipin ucunu kaçırmamak, civatayı gevşetmemek. Oyunsuz bir yaşam, yarım sayılır nihayetinde. Hayal gücü yok, rekabet yok, yarış yok, başarma hırsı yok, stratejik düşünme gücü yok. Hiçbir şey yok. “Bakkala gitmeden önce yavaş adımlarla kasaba uğrayayım ve 127 derecelik bir açıyla Nurten Hanım’ın balkonunu karşıma alıp, otobüs durağına varayım” şeklinde tezahür eden bir hayat sizin için kâfiyse problem yok. Ama yaşınız kaç olursa olsun, kutu oyunlarını, bilgisayar oyunlarını takip edin, en az bir kez mutlaka FRP havası soluyun ve asla kaptırmaktan korkmayın. Evinizde çeşit çeşit oyun bulundurun. Unutmayın “kurgu evren durgun evden yeğdir!”. Oyunlara kaptırıp evini barkını terk eden adam, terk etmeye yer arıyormuş zaten. Siz onu baz almayın. Gidin bir Risk alın. Verin veriştirin. Ve heyhat savulun!


Monopoly'de kredi kartının geçtiği bir zamanda yaşıyoruz, unutmayın!

GAME OVER

ürperen de!

Issız bir patikada, avuçlarına kadar çökmüş bir sisin içinde beliren iki insan silüeti kadar ürpertici bir şey görmedim sanırım hayatımda.

8

Aşkımız hiç beat machine!

Into The Wild (2007)


Sağda güneş yükseliyordu kuzeye giderken!


Into The Wild, üniversiteden mezun olduktan sonra, her şeyi geride bırakıp kendini vahşi hayatın kucağına ve tabiat ananın kollarına emanet eden Christopher McCandless’ın gerçek hayat hikayesini anlatan, bir kişisel yolculuk ve deneyim öyküsü. Benliğini bulma arzusundan çok, artık keşfettiğine inandığı kimliği gereği “hedef Alaska” sloganıyla kuzeye doğru yola çıkan Christopher, modern hayatın ‘budur’ dediği tüm dayatmalara sırtını döner ve hatta adını bile Alexander Supertramp olarak değiştirmeyi uygun görür.


Film bu gerçek yol hikayesini, karşılaşılan karakterler, zorluklar ve olaylar ile bütünleyip, kimi noktalarda Alex’in kendi ayakları üzerinde durma tezini desteklerken, bazen de bu tezi, yalnızlığın aksine insanlarla olan iletişimimizin bizi şekillendirdiği gerçeğiyle çürütüyor. Kendi sınavını, kendi kurallarıyla ve kendi başına veren anti-kahramanımız, dağ başında keşfettiği terk edilmiş bir otobüsü evi haline getiriyor ve seyir defterini bu mütevazi yerde tutuyor.


Aile içi problemler ve iletişimsizliklerin belki de bu serüvende en büyük ateşleyici unsur olduğunu söyleyebiliriz. Zira Alex kendini değil, ne olduğunu henüz bilmediği bir gerçeği arıyor ve sevdiği bir yazardan alıntı yaparak şöyle diyor: “Aşktan, paradan, inançtan, şöhretten ve adaletten ziyade… bana gerçeği verin!


Birçok genç yetenek gibi TV’den sinemaya geçiş yapan 24 yaşındaki başrol oyuncusu Emile Hirsch, hakkı verilmesi gereken bir performans sergiliyor ve özellikle fiziksel anlamda insan bedenini zorlayan bir rolün altından başarıyla kalkıyor. (Buradan da Christian Bale ve Machinist filmini şöyle bir yad ediyoruz)

Yönetmen Sean Penn’in, görsel anlamda muazzam bir gerçeklik yarattığının da altını çizmek lazım. Doğayı ve vahşi yaşamı, insan bedeninin limitlerini, duygusal medcezirleri ve bu hazmı zor gerçek yaşam öyküsünü tüm sertliği ve ruhani dehşetiyle önümüze koyuyor. William Hurt, Marcia Gay Harden, Vince Vaughn, Catherine Keener gibi önemli oyuncuların da rol aldığı film de bir kişiyi daha parmakla göstermek icap ediyor. 148 dakika uzunluğundaki bu filmde belki de toplam 15 dakika gözükmesine rağmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olan ve insanın etini acıtan üstün oyunculuğuyla şapka çıkarttığımız Hal Holbrook.


Detay can’dır: Son olarak filmin müziklerine imza atan ismin Eddie Vedder (Pearl Jam) olduğunu hatırlatıyor, Into The Wild’ı, sindirmesi güç, izlemesi zor, uzun uzun ve sızım sızım bir film olmasına rağmen ısrarla tavsiye ediyorum.


into the wild fragman

saku

soul pancake


The Office (U.S.) dizisinin candan öte can oyuncusu Rainn Wilson'un (Dwight Schrute) her ortamda inatla altını çizdiği, fütursuzca reklamını yaptığı ve ama bağının yalnızca bir yazar/takipçilikten ibaret olduğunu iddia ettiği Soul Pancake, arızalı kafalardan yine arızalı kafalara armağan...

...bakalım nasıl tanımlamışlar... 


What is Soul Pancake? 
Well, it’s more of a mission than a Web site...

We want to make discussions about Spirituality, Creativity, and Philosophy cool again. Were they ever cool? I have no idea. But it seems like a good idea. We want to engage the user to “Chew on Life’s Big Questions”™. (I was kidding about the ™ symbol; you can use that phrase however you want. Even to sell frozen taquitos.) Where do you go on the Interwebs if you want an irreverent, fun, and profound take on God and Art and the Soul and Faith and Beauty? Fox.com? Maybe. But maybe also here at SoulPancake.com.

We provide some rockin’ content (interviews, blogs, challenges, contests, features, and more), but it’s really all about having YOU - the SoulPancake community - bring this site to life. Say what’s on your mind. Be real. Talk about WHY WE’RE HERE. And if I say something that offends you, let me have it.

Just remember: Life is a rich, weird, difficult experience. So join us as we go on the spiritual and artistic journey that is SoulPancake.

yapacak hiçbir işinin olmadığı o ikircikli an

ve ah! mutlaka ama mut-la-ka, kainatın dalgınlığına geldiğin an... çünkü insan "ne yaparsa yapsın da yeter ki bir şey yapsın" diye yaratıldı... yani bir insan'ın hiçbir işinin olmaması ne mümkün... ama işte durayazdı hayat, es verdi işlevsellik... öyle boş ve sallantılı ki şu an için, hani neredeyse suçluluk içindesin... öylesine yok ki herhangi bir faaliyet gerekliliğin, "her şeyi" yapabilirsin...

gelelim mevzudaki ikirciğe... seçmek fiilinden en çok nefret ettiğin an olacak o an... ikircik aslan parçası zira!

yemek mi yapsam, gitar mı çalsam, oyun mu oynasam, nette mi dolaşsam, dışarı mı çıksam, biri mi gelse, birine mi gitsem, televizyon mu izlesem, dvd mi izlesem, kitap mı okusam, bir şeyler mi yapsam, puzzle mı yapsam, duş mu alsam, alışverişe mi gitsem, dantel mi dant'sem, örgü mü örg'sem... allaam yareppim n'etsem?

düşünür düşünür karar veremez, doğru tercihten emin olamazsın ve sonunda anlarsın... yapacak hiçbir işinin olmadığı o ikircikli an, bin bir işinin olduğu ahir ömründen daha yorucu olabilir... insan "yapmak/etmek" için yaratılmış oğlum... ya da bilemedin kızım... var mı aksini iddia eden? mesela sen? hiçbir işin yokken buradasın ve burada olmak yerine yapabileceğin bir ton şeyin suçluluğu ve tedirginliğiyle yorgunsun... insansın! heyhat insansın!

sıkılmaktan sıkılmak



o kadar sıkılıyorum ki...
yok bu sıkılmak değil işte! burda alenen bir sıkılmaktan sıkılmak durumu mevcut... "ne olur ilginç bir şey olsun" diye düşünerek geçiyor şu sıralar zaman... geçiyor dediysem lafın gelişi... geçmiyor... saat 1'den 2'ye varamıyor... 2'den 3'e asır gibi... saat değil misiniz, hepiniz aynısınız!

o kadar sıkılıyorum ki...
hem bir sürü şey yapmak istiyorum sıkıntıdan, hem de sıkılma'nın dayanılmaz ağırlığı altında içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor... sıkıl sıkıl gel peşime takıl!

o kadar sıkılıyorum ki...
bu aynılık, bu mekaniklik, bu robot standartlığı, bu memur psikolojisi canımdan can alıyor, etimi cimciriyor adeta... sürprizlerden ırak bu evrende "çıldırmak" bir geliyor bir gidiyor...

o kadar sıkılıyorum ki...
"yarın gelip başla!" deseler,
"neye?" diye sormam, direk giderim...
o noktadayım diyorum!

o kadar sıkılıyorum ki...
ağzımın tadı kaçık, elimin ayarı bozuk, kafamın tası atık gibiyim hep bi daim...
bir de parantez açmak istiyorum müsadenizle şurada!
bak ama çünkü yıllar yılı sorucam soramıyorum...
şimdi bu "evimin direği" ya da "muhabbet bağı" dermişcesine bir rahatlık ve alışmışlıkla telaffuz ettiğimiz "kafamın tası" tanımlamasında bahsi geçen kafa'nın söz konusu tası'ndan kasıt "kafatası" mıdır? eğer öyleyse kafatası atması baya baya tıbbi müdahale gerektirmez mi? allah korusun bi baktırın ona!...
yok eğer değilse "neler diyor şu ağızlarımız a dostlar?"
("o kadar sıkılıyorum ki" demiştim di mi?)

o kadar sıkılıyorum ki...
geçen mustafa sandal'ın ilk albümünü, tuna kiremitçi'nin ilk kitabını, bayhan'ın ilk ingilizce performansını, hakan şükür'ün ilk frikik golünü, bir de alf'in ilk bölümünü düşündüm...
bunların hepsini 6 dakika içinde düşününce uykularım kaçtı benim hep!
hep bi alacakaranlık kuşağı oldu ortam!

ayrıca...
hep bi börtdey hep bi börtdey
o kadar sıkılıyorum ki...

7

istikrar gözlerdedir...

düşündüğüm kadar büyümemişim



şimdi düşününce milattan önce gibi gelen bir zaman dilimindeydim o vakit a dostlar...

10-11 yaşları kuvvetle muhtemel... hani var ya "büyüdüm lan ben, bana küçük muamelesi yapmayın... sensin lan ufaklık, kafayı kodum mu oturturum haaa!" diye diye kendi kendimize çocukluğumuzu, bıdıklığımızı inkar ettiğimiz zamanlar...

işte o günlerden bir gün, site aidatı yatırılacak, birkaç aylık bir aidat bu, o zaman için güzel para hani... pedro beni yanına çağırdı "al şu parayı, git yönetime, aidatı yatır" dedi.... analar babalar! neler oleyor? elime yüklü para vermeler, sorumluluk yüklemeler felan... ben o an resmen "ahan da anladılar benim büyüdüğümü, bir paranın sorumluluğunu alabileceğimi, bir vazifenin altından kalkabilecek olgunluğuna eriştiğimi" deyyu düşünceler içre kendimden geçtim haliyle... aldım parayı, 4000 basamaklı merdivenden çıkıp, site çarşısına varacağım... koordinat bu...

şimdi al parayı sok cebine di mi? yoooo... para elde gidiyorum... sebep? e para cepte olursa millet benim elimde parayla önemli bir göreve doğru emin adımlarla yol aldığımı anlayamayabilir a dostlar... anlayamayabilirler... anlamaları lazım oysa... (bak düşünüce şimdi, çocukluğumun ağzına ağzına çarpasım geldi)... neyse... 4000 basamaklı merdivenden pasaja doğru ilerlerken sağ tarafım bir uçurum gibin, bir boşluk gibin idi coğrafi olarak... bir de üzerine şiddetli bir rüzgar esmekte mi? tabi ki esmekte... o paralar benim elimden o hunhar, o aç boşluğa uçmakta mı? uçmakta tabi...

analar babalar! para gitti canlar, paralar uçtu gitti... olmaz olamaz! uçamaz!
"çocukluğum gözümün önünden bir çizgi film şeridi gibi geçti gitti inanın!"

ben koşar adım merdivenlerden geri inip, demirlerin üzerinden atlayıp, o uçurumsu tepelere tırmanmaya başladım... gözümün gördüğü paraları topladım ama heyecandan panikten gözüm dünyayı görmüyo tabi bi yandan da... en son artık çaresizlik içinde bir idam mahkumu gibi eve döndüm...

pedro "hallettin mi?" diye sordu...
"heee hallettim, ağzını yüzünü hallettim, paranın mına koydum"...

ama ne diim ki şimdi dostlar, a dostlar ne diim? "para uçtu" dedim... ses tiremekte, vücut titremekte, kalbim güp güp, yanaklar al al, gözler yaş yaş... yaş 11-12... milattan önce gibi şimdi... ama o tokat var ya yediğim... o tokat... işte o dün gibi, bugün gibi, demin gibi... hala sızlar gibi...

kişinin büyüdüğünü anladığı an, o parayı cebine koymayı akıl ettiği an'dır güzel kardeşlerim benim... tokatı yediği an ise henüz düşündüğü kadar da büyümediğini fark ettiği andır...

pazarın delisi

Mahalle pazarında “çilek var, kiraz var, karpuz var” diye bağıran adamların arasına tezgah açıp, “akıl var mantık var” diye bağırsam nasıl bir reaksiyon alırım diye merak ettim ansızın…

6

coşkun sabahlar olmasın!

ölüyordum laan!


çok küçüğüm o zaman... susam sokağı zamanları... plastik top ve lego... en çok da he-man'im... mahallenin çocuk parkında atlayıp zıplayıp, salıncaktan kaydırağa sekiyorum bir gün... yağmurun ertesinde güneşli bir gün... hemen parkın yanındaki futbol sahasında, orta yaşlı göbekli bir takım amcalarımız maç yapıyor, aralarında eski fitbolcular felan da var... pedro da eski topçu, o da oynuyor elbet...

ben kendi kendime, boru döşemek için açılmış ve ama içi yağmur suyuyla dolmuş derince bir çukurun üzerinden bir o tarafa bir bu tarafa atlıyorum koşaraktan, uçaraktan... öyle öyle atlarken, tabi ki düştüm ben o çukura (e noolacağdı?)... bir anda kendimi güneş ışınlarının süzüldüğü gri bir suyun ve ani bir sessizliğin içinde buldum...

suyun aksine o kadar berrak hatırlıyorum ki her şeyi... şaşkınlıkla önce kıpırdamamış, çırpınmamış ve o manzarayı açık gözlerle görmüş, "aaa ölücem mi ben şimdi" diye düşünmüştüm... sonuçta "he-man'lerde ölür durmaz yerinde!"... kısa süre sonra "lan! lan?" deyyu debelene debelene çıktım sudan, tırmandım tekrar yeryüzüne!

şapır şapır damlayan o zavallı, o korkmuş, o "ölümün kendiyle alakadar olmayan bir konu" olmadığını algılamış halimle, bir de küçüğüm, bir de lüle lüle kıvırcığım, istemeden de olsa sevimliyim, allah benim belamı vermesin futbol sahasına gittim... niye? bak küçüğüm, kıvırcığım, ıslağım, he-man'im diyorum... hala niye diyosun...

çok iyi hatırlıyorum dostlar... o bir anda duran maçı, tribünde oturan seyircilerin fısıltısını, şaşkın uğultuyu, o bakışları... ve pedro'nun hayretler içinde baştan ayağa beni süzüşünü... ama en çok da ne dediğimi, tuhaf bir öfkeyle ne diye bağırdığımı hatırlıyorum o sessizlikte...

"ölüyodum lan!"

5

Andy Garcia goes to...

manda

o değil de,
eğer bir mandam olsaydı,
evet manda sahibi olsaydım yani,
adını kesinlikle
“Mandalina” koyardım…

The Official Michael Jackson Opus


 

* The definitive publication about the 'King of Pop'
* Featuring over 300 spectacular photos many rare and previously unpublished
* Personal remembrances from Reverend Jesse Jackson, Quincy Jones, Berry Gordy, Smokey Robinson, Shaquille O’Neal, Paula Abdul, John Landis, Sugar Ray Leonard, Jimmy Jam, Spike Lee, Teddy Riley, Jane Fonda and many more
* 404 pages measuring an impressive 13 x 18 inches each
* Beautifully hand-bound in black leather
* Protective clamshell case, adorned with a special drawing by Nate Giorgio, friend of Michael, collaborator and acclaimed artist
* 12Kg/26.5lbs
* The Opus is also the first to feature Opus Reality™, a 3D extension of the book. *Access to Opus Reality™ will be granted to Opus customers by the book's publisher in late January 2010 via email.

The Known Universe by AMNH


"Bu film, astronomik gözlemler sonucu haritalanmış haliyle, bilinen evreni göstermektedir."
http://www.youtube.com/watch?v=17jymDn0W6U


The Known Universe takes viewers from the Himalayas through our atmosphere and the inky black of space to the afterglow of the Big Bang. Every star, planet, and quasar seen in the film is possible because of the world's most complete four-dimensional map of the universe, the Digital Universe Atlas that is maintained and updated by astrophysicists at the American Museum of Natural History. The new film, created by the Museum, is part of an exhibition, Visions of the Cosmos: From the Milky Ocean to an Evolving Universe, at the Rubin Museum of Art in Manhattan through May 2010.

For more information visit http://www.amnh.org