böyleyken böyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
böyleyken böyle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

beceremediiiiimmm!

dün gece malumunuz aşk-ı memnu adlı evlerden ırak dizinin nihayet finali vardı... yerli dizi izleme alışkanlığı olmayan ve aşk-ı memnu'nun da tek bir bölümünü dahi izlememiş bir birey olarak bile diziden sıkılmış olmam, birçok şeyi anlatıyor aslında...

dün akşam, kanaldan kanala seker iken bir açtık kanal d'yi, behlül kişisi bihter'in mezarı başında gözleri iki çeşme, dünyanın en kötü takma sakalı ile bağırıyor: "BECEREMEDİİİİM!!"... yani dediğim gibi dizinin zerre takipçisi değilim ama, bildiğim kadarıyla epey bi becermişti kendisi..

trendy blog award

blog yazarları arasındaki takdir, beğeni ve muhabbeti ifade etmek amacıyla verilen blog ödüllerinden bir adet daha almış bulunmaktayım... "Yine ilginç şeyleri bulup bizlere sunan, gördüğüm her bir şey de benim olsun dedirten belki de bu ödülü en çok hakeden saku" cümlesiyle beni yeterince mutlu eden wimparella'ya sevgilerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum... son zamanlarda iş yoğunluğu nedeniyle eskisi kadar sık yazamasam da, okuyan, yorum yapan, paylaşan herkese de teşekkürlerimi sunuyorum...

ters dönmüş Eti Puf

paketinde ters dönmüş bir Eti Puf, şu anda sahibinden.com adresinden satışa sunulmuş durumda... hem de 200 TL'ye... başımıza puf yağacak!

Dunning-Kruger Efekti

Bugün bir arkadaşımın gönderdiği mail epey dikkatimi çekti... konu hassas, tedirgin edici... ama sonuçta bir sendrom söz konusu, neyse uzatmayayım... yazının birebir kaynağını bilemiyorum ne yazık ki... bilen varsa haber eylesin...

...
Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldumu hiç... Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı? Onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez" diye iç geçirdiniz mi? Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı: "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."
Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı.

Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
- Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
- Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
- Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
- Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Bitmedi...
Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi... Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri;
hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı. Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:
"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten,
her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz...! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. 'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür. Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı
yükselirler...

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar..." "Dünyanın sorunu, Akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."

kolormatik

yer mecidiyeköy, 
sokakta gözlük satan adamın yanına biri yanaşır ve sorar

- dayı kolormatiklerden nelerin var?
- ...?

bu soruyu soran adam seni yakından tanımak isterim...

16

baş dosta, ayak düşmana bakar!
(madalyonun öteki yüzü)

google - translate for animals


google 1 nisan tarihinde piyasaya sürdüğü "translate for animals" özelliği ile bir an için herkese "la n'oliy?" dedirtti... aplikasyon hayvan seslerini deşifre edip, onları ingilizceye çeviren, böylece sevgili dostlarımızın ne demek istediğini bize ulaştıran bir sesli sözlük işlevi görüyordu... ve ama elbette bu 1 nisan şakasından başka bir şey değildi...

devamını merak edenler burayı tıklayabilir...

şofbenlerin tokuşması?

titan kelimesi azercede şofben anlamına geliyor... bu durumda "clash of the titans" filmi azerbaycan'da hangi isimle gösterilecek diye düşünmekteyim...

bir günün özeti

evet yazık ama gerçek olan da bu bir yandan... her ne kadar yaptığın işin hacmi, keyfi ve ilhamı ile doğru orantıda işleyen bir hıza da sahip olsa o saat, yine de böyle geçiyor günler... araya sıkıştırabildiklerinden ibaret hayat dediğin...

aklınız mı yerinde değil be arkadaş?

öğrencilerin izlemesinin yasak olduğu ve yalnızca velilere sergilenen, hangi hasta ruh tarafından önerildiğini, düzenlendiğini, adapte edildiğini ve yönetildiğini (hepsinin tek bir manyak olduğuna inanamak istiyorum) bilmediğimiz bir okul tiyatrosuna gidiyoruz şimdi... oyunumuz SCARFACE... yok hayır isim benzerliği değil... bildiğin yaralı yüz!... fudge you man! fac... façç...

istanbul'un gözdesi çorlu ???

bir firmanın yeni inşaatını tanıtmak amacıyla yaptığı tv lansman filmine denk geldim geçen akşam... bilmemne city, amanın konutları, vay be şehir tarzı yapıların iddialı filmleri, ilanları yeni bir şey değil hayatımızda... ama bu arkadaşların söylemi bambaşka...

istanbul'un gözdesi çorlu

"yavaş gel" derler adama... coşkunu bil, "muğla'nın gözdesi artvin"e kadar gider ki bu... aklın mı yerinde değil... bu nasıl oldu, ne zaman oldu, biz mi atladık çorlu'nun haritada yer değiştirmesini? coğrafi anlamda ve mesafe itibariyle beylikdüzü'nü bile istanbul ile bağdaştırmakta zorluk çeken bünyelere yapılacak önerme midir bu be ayarsız...?

hani dersin ki "istanbul'un yeni gözdesi çorlu", ha o zaman derim ki geleceğe yönelik bir projenin sonucu olarak ortaya atılan iddia, artık böyle olması umuluyor, bunun için çalışılıyor, buyrun bakalım, yapın görelim... e bu öyle de değil, şu an, şimdi... benim yaşadığım şehrin gözdesi çorlu imiş... güzel çorlu'yu ve çorlu'nun insanlarını tenzih ederek söylüyorum ki, yok öyle bir şey...

nişantaşı dersin, bostancı dersin ne bileyim beşiktaş, taksim, bebek, arnavutköy dersin yahu onları da geçtim ataşehir, beylikdüzü falan da dersin... vicdanen kaldırırız... çorlu ne lan? aynı istanbul'dan mı bahsediyoruz?

sev dünyayı açılır her kapı


aldığım duyumlara göre, efsane program susam sokağı, trt çocuk kanalında geri dönmeye hazırlanıyor... bizi oyuncaklarımızın başından kaldırmayı başaran ve kaşla göz arasında dünyaları öğreten yegane fenomen susam sokağı'nın yeni nesillerle tanışması isabet olacaktır diye düşünüyorm... umarım bu bir rivayetten ibaret değildir...

teşekkürler

cadı kazanı adlı blogun yazarı küfkedisi, beni bir ödüle layık görmüş... kendisinin de belirttiği üzere bir muhabbetimiz olmasa ve tanışmasak dahi, beğendiği bir blogu güzel ve manevi bir jestle takdir etme nezaketini göstermiş... kendisine çok teşekkür ediyorum...

15

"olsa ya omlet sahanda,
bir nefes sıhhat gibi..."

kahraman mağaza online satışa karşı!

amerika'da yapılan araştırma sonucunda, internet üzerinden yapılan alışverişin, mağaza satışlarını yavaş yavaş yok ettiği görülüyor... elektronikten giyime, kitap/dvd/cd gibi ürünlerden mobilyaya kadar her sektörde online satışlar mağaza ve dükkanların önüne geçmiş durumda... aşağıdaki veriler her şeyi yeterince anlatıyor... büyük hali için üstüne tıklayın...

once upon a time #02

yıllar geçse de üstünden
kadraj seni unutur mu?

 
  
  
  
  
  
  
  
 

once upon a time #01

yıllar geçse de üstünden
kadraj seni unutur mu?

 
  
  
  
  
  
  
  
 

14

hür doğdum, hür TASARIM!

202 - ben bilemedim seni

ben bugün 202 no’lu otobüse bindim, ki ben sıklıkla 202 no’lu otobüse biniyorum… ama bu sefer bindiğim başka bir 202 gibiydi… bi 2020, ne bileyim bi 3001 gibiydi… niye’sini anlatayım…

otobüse ilk bindiğimde nazarımı çeken şey şoförün ön sağ alt çaprazındaki minik ekran oldu… zira otobüsün içinden farklı görüntüler gösteriyordu… bir alt kat, bir giriş kapısı (aaa ben), bir üst kat arka, bir üst kat ön… hayırdır? yahu otobüste ne yapabilirim ki ben… hadi yaptım diyelim, sen önüne baksana, beni mi izliyosun… kaldı ki hakikaten ne yapılmışsa artık ortamda 4-5 kamerayla izleniyor… trt o kadar kamera kullanmıyor lan manyaklar…
efenim her ne ise çıktım üst kata oturdum, A noktasından B noktasına varır gibi iken alt kata geri indim… bir de ne duyayım… otobüs gaza bastıkça sanırsın uzay mekiği kapsül bırakıyo… diyeceksiniz ki hiç uzay mekiği kapsül bırakırken orada bulundun mu a mübalağcı, a fikirsiz… ama dostlar, kafamızda bir çağrışım var nihayetinde… şoför gaza bastıkça tikuuuu, direksiyon çevirdikçe vikaaaaaa diye sesler geliyor… dur düğmesinin takılı olduğu tutunma direkleri falan bi garip… sanırsın iç dizaynı stanley kubrick yapmış…
en sonunda durağa yaklaştık… neyse ki kaptan yavaşlayınca otobüs yerelleşti… hıfffzısıhhhaaa diye bir fren sesi ile vatanıma geri döndüm… başka başka haller bunlar, ansızın yabancılaşmalar… piiii…

bir kebapçının isyanı

diyettir, perhizdir, fitness'dir diye diye kebapa, lahmacuna sırtını dönen türk insanına isyan mahiyetinde... öyle coşkun, öyle kendini kaybetmişçesine...
ne diyeyim bilemedim... 
görsellerin büyük hali için üstlerine tıklayın

 

vay vay vay!