tuutambzap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tuutambzap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

the social network - movie

Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in, daha önce Aaron Sorkin tarafından yazılan biyografisi malum... şimdi bu biyografiden yola çıkarak çekilen bir de film söz konusu... Üstelik yönetmen de David Fincher!!! (Se7en, The Game, Fight Club) Mark'ı canlandıracak oyuncu ise Jesse Eisenberg...




saku

frequently asked questions about time travel (2009)


dizi yönetmeni olarak tanıdığımız Gareth Carrivick ilk sinema filminde, zaman yolculuğu kavramını 3 genç adamın ağzından masaya yatırıyor... büyük makineler, gökyüzünü kaplayan portallar ile değil, beylik sözler ve hiçbir şey anlamadığımız uydurma fizik terimleriyle de değil...


bir barda otururken, tuvalete gidip gelmek kadar basit bir hareket ile zaman yolculuğu yapan 3 kahramanımız, geek sohbetlerden reel bilim kurgunun göbeğine düşüyor... gizemli zaman yolcusu Cassie her ne kadar onlara yol göstermeye çalışsa da işler bir türlü yoluna girmiyor...


gerçekten komik diyaloglar ve oyunculuklar ile dolu filmin başrollerinde Chris O'Dowd, Marc Wootton, Dean Lennox Kelly ve Anna Faris var...

saku

metal man (2008)



- abi böyle böyle bi fikrim var
- e oğlum iron man olmuş bu
- yok abicim metal man
- ha tamam o zaman

işte siz proje sürecinin kaba bir özeti... tagline'a doymayan afişin önermeleri ise şöyle...

part man... part machine... all hero

hatta hızını alamayıp

the heart of superman. the mind & body of terminator...

vay vay vay..

saku

leaves of grass (2009)


aktör Tim Blake Nelson'ın altıncı yönetmenlik denemesinde başrolleri Edward Norton ve Edward Norton paylaşıyor... evet, yemin etsem başım ağrımaz... bir filozofi profesörü, ikiz kardeşinin ölüm haberi nedeniyle, büyükşehirden kalkıp yıllardır gitmediği, gitmek de istemediği ve hatta hayatından tamamen sildiği yere, doğup büyüdüğü yer olan Oklahoma'ya dönmek durumunda kalır...


ancak oraya vardığında, uyuşturucu işini bilimsel bir yapı dahilinde fabrikasyona döndürmüş olan kardeşinin yaşadığını, başını belaya soktuğunu ve yardım istediğini görür... annesi, kardeşi, bağları ve ahlağı arasında kalan profesör nihayetinde planın bir parçası olmayı kabul eder...


filmi izledikten sonra biri gelip "bu cohen'lerin filmi" dese zerre şaşırmazdım... zira filmin havası suyu ve en önemlisi finali buram buram cohen kardeşler kokuyor... e sonuçta Tim Blake Nelson'ın ilk büyük ve akılda kalan rolü de Cohen'lerin O Brother, Where Art Thou? filmindedir... kokuları sinmiş muhtemelen...


küçük insanların, küçük bir kasabadaki, küçük öyküsünü anlatan film ilginç diyaloglara, duygusal bir altyapıya ve açık ara sürpriz bir sona sahip... edward norton'ın redneck performansı ve şivesine ise uzun süre gülebilirsiniz...

saku

shutter island (2010)


Dennis Lehane'nin romanından uyarlanan ve Martin Scorsese tarafından yönetilen film, son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri... başrolleri ise Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo ve Ben Kingsley paylaşıyor...


1954 yılında, dedektif Teddy Daniels bir kayıp davasını araştırmak için Zindan Adası adı verilen bir adaya gider... adada sadece akıl sağlığı yerinde olmayan en tehlikeli katillerin tutulduğu bir akıl hastanesi bulunmaktadır... kayıplara karışan hastanın peşinde, ortağıyla birlikte araştırmalar yapan dedektif, hem kişisel sebepler hem de gizemli olaylar nedeniyle soruşturmayı derinleştirir... adaya ve kendine dair keşfettiği şeyler ise her şeyi daha da zor kılmaktadır...


film kabaca bu şekilde özetlenebilir, zira bunlar dışında söyleyeceğim herhangi bir şey bütün büyüyü ve sürprizi bozabilir... filmin akıllara zarar finali için takdirlerimizi elbette Lehane'ye gönderiyoruz... Caprio'nun "Allah aşkına ben daha ne yapayım?" dercesine döktürdüğü performansı ve Scorsese'nin yarattığı harikulade gerginlik ile film tadından yenmiyor a dostlar... tez elden izleyin derim...

saku

red riding triology (2009)


David Peace'in romanından uyarlanan Red Riding serisi, 3 farklı yönetmen tarafından birbirinin devamı niteliğinde 3 film olarak sinemaya uyarlandı.... Suç, cinayet, kriminoloji, polisiye, drama ve entrika gibi etiketleri gururla üstünde taşıyan seri, türün hakkını veriyor... Zira, anlatılan öykü Yorkshire Ripper olarak bilinen seri katilin izinde yaşanan gerçek olaylara dayanıyor...


Red Riding: In the Year of Our Lord 1974; acemi bir gazetecinin, kaçırılan çocuklar ve işlenen cinayetler arasındaki bağı ve tüm bu vahşetin perde arkasındaki kişileri deşifre etmeye başlaması üzerine yaşananları anlatıyor... serinin bu ilk filminde yönetmen Julian Jarrold'un imzası var...


Red Riding: In the Year of Our Lord 1980; Yorkshire polisindeki yozlaşmanın çözümlenmesi ve kapanmaya yüz tutan çocuk cinayetleri dosyasının baştan incelenmesi için görevlendirilen Peter Hunter'ın hikayesinini anlatıyor... derinleşen soruşturma, tehlikeyi de beraberinde getiriyor... yönetmen James Marsh...


Red Riding: In the Year of Our Lord 1983; neredeyse dokunulmazlıklarını ilan eden West Yorkshire polisi ve tüm organizasyonun arkasındaki esas patron; babasının ölümü üzerine kasabaya gelen bir avukat ve başından beri soruşturmanın içinde bulunan bir polis ile karşı karşıya gelir... serinin son filmini Anand Tucker yönetmiş...

saku

invictus (2009)


Clint Eastwood biografi niteliğindeki bu dramada, kamerayı 90'lı yılların başına döndürüyor ve Mandela'nın hapisten çıkıp, bir milleti nasıl bir araya getirdiğini anlatıyor... ve tabi ki Nelson Mandela rolünü, (bizzat Mandela'dan sonra) oynayabilecek en doğru kişiye, Morgan Freeman'a veriyor...


hapisten çıktıktan sonra Mandela, kaosun ve ayrımların hüküm sürdüğü, bir birliktelikten ve birlik olma duygusundan yoksun olan Güney Afrika tarafından başkan seçilir... ülkenin bu kopuk halini bir şekilde düzeltme ihtiyacı duyan lider, hiçkimsenin beklemediği bir adım atar... ülkenin milli ragbi takımı Springboks tam bir yüz karasıdır... ve üstelik ev sahibi takım oldukları için 1995  dünya ragbi şampiyonasına otomatik olarak katılmış durumdadırlar... tüm dünyada milyonlarca kişiyi ekran başına toplayacak bu organizasyon, Mandela tarafından "çok iyi değerlendirmesi gereken bir fırsat" olarak görülür...


kimsenin umursamadığı bir takımdan, bir şampiyon yaratmak gerekmektedir... ve bunun için tüm ülkenin desteği lazımdır... Mandela, takım kaptanı François Pieenar'a (Matt Damon) ihtiyacı olan ilhamı ve arzuyu verir... sonrasında ise bir koç gibi takımın çehresini, oyuna ve hatta ülkelerine bakışlarını değiştirir...

rugby tutkusunu, ilham verici cümlelere dönüştürerek inançsız bir takımdan bir şampiyon yaratan ve bu sayede Güney Afrika halkını ayrım olmadan birbirine kenetlemeyi başaran Nelson Mandela'nın bu gerçek hikayesi izlemeye değer...


Spordan sorumlu devlet bakanı: Uzmanlara göre, çeyrek finale kadar çıkacağız, daha ileri değil.
Nelson Mandela: Uzmanlara göre, sen ve ben hala hapiste olmalıydık.

saku

ice age 4 - continental drift


20th Century Fox, efsane serinin devamını resmi olarak açıkladı... 2002 yılından bu yana 3'er yıl arayla gösterime giren filmler, devam filmleri kategorisinde de başarması zor bir işe imza attı... zira ilk filmin hasılatını (383 milyon dolar) geçen ikinci filmler (655 milyon dolar) bile parmakla gösterilirken, ice age serisinin üçüncü filmi de öncekileri gişede sollamış ve 900 milyon dolarlık hasılata ulaşmıştı...

dördüncü filmin adı "ice age 4: continental drift" olarak açıklandı lakin henüz senaryoya dair pek bir ipucu yok... 3D olarak hazırlanan film umarım ilk 3 filmin başarısını yakalayabilir...

saku

the proposal (2009)


Birçok filmde dans ederken görmeye alıştığımız, dansçı/aktris ve koreograf Anne Fletcher'ın 3. yönetmenlik denemesi ufaktan bir ışık veriyor... 2009 yazının da enbeğenilen romantik komedilerinden biri olan film, kitaptaki tüm kurallara uyarak başlıyor ve tertemiz bitiyor... the rebound filminde olduğu gibi etliye sütlüye dokunmadan tüm romantik komedi filmi klişelerini sıradan geçirip nihayete eriyor...


Sandra Bullock ve Ryan Reynolds'ın başrolleri paylaştığı filmin konusu ise şöyle... kötülerin en kötüsü olarak bilinen ve tüm personel tarafından nefret edilen yayınevi müdürü Margaret, vizesi dolduğu için Kanada'ya sınırdışı edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalır... editör olmak için ruhunu teslim etme noktasına gelmiş olan zavallı asistanı Andrew ise patronunun planından bihaberdir... muaazzam bir emrivaki ile yayınevi patronlarına, asistanıyla evlenme kararı aldıklarını açıklayan Margaret, yalandan bir nikahın ülkede kalmak için yeterli olacağını, her şeyin 2 tane imzaya baktığını sanmakta ve elbette yanılmaktadır... Andrew ise hayalindeki iş için bu teklifi kabul eder...


her adımları, takıntılı bir müfettiş tarafından takibe alınan ikili, kendilerini geri dönülmez bir oyunun içinde bulur... zorunlu olarak Andrew'ın Alaska'da yaşayan ailesi ziyarete gidildiğinde ise işler hepten sarpa sarar...


filme dair belirtmeden geçemeyeceğim bir önemli detay da The Office (US) dizisinden tanıdığımız Oscar Nuñez'in Ramone adlı karakteri... filmde belki de en çok yüzümüzü güldüren anlara Ramone imza attı... romantik komedi sevenler için keyiflik bir film... fazlasını bekleyenler, daha çok beklerler...

saku

the rebound (2009)


Kariyerinde pek parlak bir işe imza atmamış yönetmen Bart Freundlich bu sefer işi şansa bırakmamak adına Catherine Zeta-Jones ve Justin Bartha gibi ilginç bir ikiliyi başrole taşıyor... bununla da yetinmeyip romantik komedi standartlarını zorlayabilecek ters köşe bir hikaye seçiyor...

kocası tarafından aldatıldığını öğrenince 2 çocuğunu da alıp şehre taşınan Sandy, bir kahve dükkanının üstünde küçük bir daire tutar... ve kendi hayatlarını kurabilmek için son sürat çalışmaya başlar... ancak çocuklara bakacak birisi lazımdır... kafede çalışan ve Sandy'den yaş olarak epey küçük bir genç olan Aram bu iş için "bir şekilde" gönüllü olur... ilk başta bakıcılık, daha sonra arkadaşlık ve en sonunda romantik bir kaçamak olarak evrilen bu ilişki ciddileştikçe, Sandy aradaki yaş farkını sorgulamaya başlar...


sıradan, yeni bir söz söylemeyen, klişelerden kendini kurtaramamış, standart bir romantik komedi izliyoruz yine... ama "standart romantik komedi" sevenler için ideal, keyifli bir 95 dakika diyebiliriz... ayrıca Aram'ın İstanbul ziyaretinde, Ortaköy'de oturup muhabbet ettiği oyuncu Saadet Işıl Aksoy... (bu da bir detaydır nihayetinde)

saku

brothers (2009)


2004 yapımı Brødre adlı filmin tekrarı ile karşı karşıyayız... niye bilmiyorum? 13 ödüllü Danimarka yapımı orijinal versiyondan 5 sene sonra Hollywood ayağını izlemenin sinema izleyicisine nasıl bir faydası olabilir anlamak mümkün değil... aradan 15-20 yıl geçer misal, yine anlayabilirim belki ama Brothers 2009 yılında sabırsız gibi ne sebeple yapıldı, anlam vermek güç... My Left Foot: The Story of Christy Brown, In the Name of the Father ve In America gibi önemli filmlerin yönetmenliğini yapan Jim Sheridan'ın senaryo sıkıntısı çekeceğine inanmak da istemiyorum elbet...


tüm bunları görmezden gelip filme bakacak olursak Jake Gyllenhaal, Natalie Portman ve Tobey Maguire uyumlu bir üçlü oluşturmuşlar... rol çalmadan, dengeli ve inandırıcı karakterler yaratmışlar... Maguire ise savaş sendromu ile kıvrandığı birçok sahnede önemli performanslara imza atmış...


filmin konusu ise şöyle... Afganistan'da esir düşen Sam'in eşi ve ailesi onun öldüğü haberini alır... aile ilişkileri anlamında çok da başarılı olduklarını söylemek zaten zorken bu haber ile her şey iyice gergin bir hal alır... Sam'in eşi Grace, hem çocukları ile hem de Sam'in problemli kardeşi Tommy ile ilgilenmek durumunda kalır... Tommy ise bir yandan yıllardır sürdürdüğü düzensiz hayatın ailesi üzerindeki olumsuz yansımalarına bir son vermek, hem de 2 çocuğuyla yalnız kalan Grace'e yardımcı olmak ister... yalnızlık ve acının toplamında, birbirlerine git gide yakınlaşan Grace ve Tommy, Sam'in kurtarıldığı haberi ile her şeyi başa sarmak durumunda kalır...


Sam, esir tutulduğu zaman diliminde gördükleri ve yaşadıkları yüzünden psikolojik anlamda fazlasıyla yıpranmıştır ve geri döndüğü aile ortamında tam anlamıyla yabancılık çekmektedir... yokluğunda, kardeşi ve eşi arasında bir şey yaşandığını hissetmesi ise her şeyi çok daha zorlaştıracaktır...

saku

looking for eric (2009)


Yönetmen Ken Loach'un, bir futbol efsanesi haline gelmiş ve İngilizler için resmi anlamda krallığını ilan etmiş Eric Cantona üzerinden anlattığı akla zarar bir öyküye tanıklık ediyoruz... Eric Bishop (Steve Evets) yıllar evvel bir delilik yapıp karısını terk etmiş, başka bir evlilik yapmış ve ama hiçbir şekilde tutunamayıp en sonunda problemli iki üvey evlat ile bir başına kalmıştır...


başarısız bir intihar girişiminin ardından, hayatında her şeyden daha önemli saydığı ve sonsuz bir saygı duyduğu Eric Cantona'nın hayali arkadaşlığı ile yaşamaya başlar... Cantona, bu zavallı adama hem hayatını hem duygularını hem de ailesi ve çevresiyle olan ilişkilerini nasıl yönlendirmesi gerektiği konusunda tüyolar verir...


futbol ve hayatın başarıya götüren kilit noktalarındaki benzerlikler, Eric için daha anlaşılır ve daha ikna edici motivasyonlar yaratır... bir yandan eski karısından olan kızının bitirme tezi nedeniyle torununa bakmak ve dolayısıyla eski karısını görmek zorunda kalırken, diğer yandan da başını belaya sokan üvey oğluyla uğraşmak Cantona'nın yardımı olmadan imkansız bir hal alır...

bir film değil de bir belgesel izliyormuşuz gibi gerçekçi ve doğal oyunculuklarla dolu film, "Cantona Operasyonu" sahnesiyle kişisel sinema tarihime geçiyor ve ayakta alkışlanıyor...

saku

legion (2010)


görsel efekt uzmanı Scott Stewart'ın ilk ciddi yönetmenlik deneyimi olan Legion esasında bir çizgi roman uyarlaması... hatta filmden sonra 4 fasiküllük devam sayıları da hazırlandı... başrollerinde Paul Bettany, Lucas Black, Adrianne Palicki ve Dennis Quaid'in olduğu film, ilginç bir öyküye sahip olma potansiyeliyle yola çıkıp, klişelerden başını alamıyor ne yazık ki...


Tanrı insanoğluna duyduğu tüm güven ve umudu yitirdiğinde, kıyamet meleklerini yeryüzüne gönderir ama Michael (Mikail) Tanrı'nın emirlerini dinlemeyip yeryüzüne iner ve insanlığın geleceğinde önemli bir rol oynayacak bir bebeği karnında taşımakta olan Charlie'yi korumaya karar verir...


Charlie çölden bozma kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeki bir restoranda garsonluk yapmaktadır... dolayısıyla bu restoran, kıyamet meleklerinin saldırısıyla bir kale vazifesi görmeye başlar... içerdeki birkaç müşteri, restoran sahibi, oğlu ve diğer personal, Michael ile birlikte ölüm kalım savaşı vermeye başlar... ve sonunda emirleri bire bir uygulayan Gabriel (Cebrail) işleri bizzat halletmek için yeryüzüne iner...


çekimlerinden, kurgusuna, anlamsız ve pek bir şeye hizmet etmeyen zorlama dramatik sahnelerinden, klişe ve araklamalar ile dolu senaryosuna kadar her şeyiyle zaman kaybı olan Legion türün meraklılarına da yeni bir şey vaat etmiyor... Paul Bettany fena sayılmayacak karizmatik bir duruşla sinema tarihinin melekleri arasındaki yerini alsa da kadronun kalanı iç bayıyor...

saku

hayat var (2008)


yönetmen reha erdem'in başyapıtı mahiyetindeki film, standart bir giriş gelişme ve sonuç üçgeninden uzakta, çok uzakta ve hatta uzaklarda bir yerde geçiyor gibi dursa da, arka sokağımızda, yan dairemizde, alt katta, şu ilerdeki köhne evin içinde geçiyor gibi... ve ama filmde zaman geçmiyor sanki... çünkü o kadar donuk bir hayatın öyküsünü anlatıyor ki, o mat yaşamın yansıması da durgunluğuyla aynı orantıda gerçek oluyor...


yaşattığı gergin, sıkkın, insanı havasız bırakan atmosfer, aslında anlatış biçimindeki ustalığı, yönetmenlik dehasını ve filmin başarısını kanıtlıyor... film zor, ağır, yorucu, gergin ama aynı oranda değerli... oyuncuların performansı ve inandırıcılığı kusursuz... hele ki Hayat rolünde aklımı başımdan alan Elit İşcan'a söyleyecek söz bulamıyorum... kusursuz bir yetenek... ifadesizliği dahi can yakıyor...

saku

Av Mevsimi için geri sayım yarın başlıyor!



"yavuz turgul'un yazıp yöneteceği, şener şen, cem yılmaz, melisa sözen, okan yalabık ve çetin tekindor'un başrollerinde bulunduğu Av Mevsimi adlı film için yarın itibariyle motor deniyor... heyecanla bekliyoruz... başarılar diliyoruz..."

saku

it's complicated (2009)


aşkın yalnızca cool yakışıklı genç oğlan ile zengin havalı genç kız arasında olmadığını hatırlamak gerçekten iyi geliyor bazen... sinemada aşkın iki ucunu tutan karakterlerin aynılığı bizi sürprizlerden uzak, bildik bir suda yüzdürüyor hep... halbuki gerçek timsahlar orta yaş ve sonrasında dolanıyor... ve Nancy Meyers bunu çok iyi biliyor... Something's Gotta Give, The Holiday ve şimdi de It's Complicated...


oğullarının üniversite mezuniyeti nedeniyle yeniden biraraya gelen ailemiz, biraz tuhaf bir durum içindedir... çünkü yıllar evvel boşanmış olan çiftimizde annemiz hala bekar, babamız ise yeniden evlenmiştir... karmaşık bir durum değil mi diyorsunuz, peki biraz daha karıştıralım... babamız yeniden evlendiği halde bu buluşmada annemizi ne kadar özlediğini fark eder ve bir kaçamak yaşanır... yetmedi mi? ertesi gün bir daha yaşanır... babamız annemize karşı saplantılı bir ruh haline bürünür, annemiz bir yandan mimarına aşık olmaya başlar, çocukların hiçbir şeyden haberi yoktur... mimarımız da bu alengirli durumdan bihaber annemize asılmaya başlar... vs...


karmaşanın boyutlarını tek tek ve detaylarıyla anlatıp, filmi izlememiş kişiler için tat kaçırmak istemiyor, içime atıyor, şişiyorum... Meryl Streep, Alec Baldwin ve Alec Baldwin o kadar lezzetli bir 3'lü olmuşlar ki, izlemeye doyamadık... aşkın her yaşta çelme takabileceğini, hatta kafa göz girebileceğini görmek bir yana, ilerleyen yaşlarda duyguların nasıl evrilebildiğine dair harika bir seyirlik... halen izlemeyenlere şiddetle tavsiye...

saku

the boondock saints II: all saints day (2009)


1999 yılında Willem Dafoe, Sean Patrick Flanery ve Norman Reedus karizmanın, cool'luğun ve kahramanlığın yepyeni bir portresine imza atmış, kutsal görevlerinde tüm sinemaseverleri arkalarına almışlardı. The Boondock Saints adlı filmde, MacManus kardeşlerin kötülüğe karşı savaşı, yalnızca halk tarafından değil, polis teşkilatı tarfından da desteklemiş, karizmatik duruş ile mizah harikulade bir şekilde harmanlanmıştı


bu şaheserden tam 10 yıl sonra, ağır tahrikler sonucu, kardeşler saklandıkları yerden çıkmak ve kutsal görevlerine kaldığı yerden devam etmek zorunda kalıyor... Willem Defoe'nun yerine bu defa azizlerimize yardım eden kişi ise Julie Benz... kendisi bu filmdeki rolüyle Holly Hunter'ın A Life Less Ordinary filmindeki O'Reilly rolüne görkemli bir göndermede bulunuyor... (fiziksel görünümü ve oyunculuk tekniği anlamında fazlasıyla benziyor olması yetmezmiş gibi)


sinema tarihinde bir devam filminin, ilk filmdeki keyfi, heyecanı ve tadı yakaladığı çok ama çok nadir görülmüştür... bu film de kaideyi bozmuyor... ne yazık ki film mizahi anlamda daha hollywood bir yöne çekilmeye çalışılmış ve dolayısıyla bu hareket karizmadan yemiş... azizlerimizi özleyenler muhakkak izlesin, insanın içi bir hoş oluyor hakikaten... ama ilk filmdeki ruhu beklemeyin derim... ne ilk filmi izlemediniz mi... size söyleyecek laf bulamıyorum, hadi dağılın, kapattık arkadaşım, hadi...

saku

the maiden heist (2009)


Bill & Ted's Bogus Journey, The Borrowers ve Garfield filmlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Peter Hewitt farklı bir yola ilerliyor ve bir suç komedisine imza atıyor... Christopher Walken, Morgan Freeman ve William H. Macy gibi biribirinden usta 3 oyuncunun başrolünde olduğu komedinin konusu ise şöyle...


yıllar boyunca aynı müzede çalışan ve burada sergilenen 3 farklı esere platonik aşk derecesinde büyük bir bağlılık duyan 3 yaşlı müze görevlisi, serginin artık başka bir ülkeye gönderileceğini öğrendiklerinde, kendilerini bir şey yapmak zorunda hissederler ve bir plan yaparlar... eski sözde asker George'un (Macy) önderliğinde, taşınma esnasında eserleri çalma kararı alırlar... her biri gönülden bağlandığı eseri çalacaktır... ama gerek pozisyonları, gerek yaşları itibariyle bu hiç kolay olmayacaktır...


sinema tarihindeki suç komedileri arasında fazlasıyla silik kalan film, yalnızca oyunculuklar ve yaşlılığın getirdiği durum komedileri için bile izlenebilir... ve son olarak... Rose karakteri ile film içinde film olan Marcia Gay Harden'a saygılar... bu film bize onu niye sevdiğimiz hatırlatıyor...

saku